1.Bölüm

39 1 0
                                        


Sanki hayat kovalıyordu da kendisi kaçıyordu. Her şeyini kaybetmiş gibi bir hâli vardı. Çocukluğunu hakkıyla yaşamamış birisinin sanki tüm hayatını yiyip bitirdiğine inanırdı. Öyleydi hisleri. Çocukluğunu çok geride bıraktığı için anda kalamıyordu. Hepsini yaşadığını düşündüğü bir hayatın neresini yaşayabilirdi ki? Her şeyin gençken güzel olacağını kurgulardı kafasından. Ama tuhaftır ki gençken de kendini yiyip bitirirdi. Hayatında kendisini yiyip bitirmediği bir an bile yoktu. Sorunu ise bu dünyadaki hiçbir şeydi. Bu dünyada olmayan şeylerdi sanki onu rahatsız eden. İçindeki bu boşluk ta evrene kadar uzanıyor olabilir miydi? Ama yok. Bu dünyayla bir bağlantısı olamazdı içindeki boşluğun. Çünkü insanlar bu hayatta bir şeylere sahip olduğunda illaki bir şekilde mutlu olurdu. İnsanların yaşam felsefesiydi bir şeylere sahip olmak. Ama kızın rahatsızlığı da bu yüzdendi ya. Bu dünyadaki hiçbir şeyin ona ait olduğunu düşünemiyordu. Çoğu şey geçiciydi. Bu da onu rahatsız ediyordu. Bu dünyanın tabiatında olan geçicilik onu rahatsız ediyordu. Huzursuzdu, memnuniyetsizdi. Sorunun kaynağının ruhunun temellerinde yattığını biliyordu. Memnuniyetsiz bir ruhla doğmuştu. Sahip olduğu ruh için bile tabiat anayı suçluyordu. Kimsenin kabul edemeyeceği bir ruhu vardı çünkü bu dünyaya fazlasıyla ters bir kişilikti. Aslında her şeye de sahipti. İnsanların arayıp da bulamayacağı her şeye sahipti. Tuhaftır ki şükür duygusundan yoksun birisi değildi. Sahip olduğu şeylerin yokluğunun kendisinde bırakacağı hisleri bilirdi ve kendini yokluk hissine göre eğitir ve de hazırlardı. Hayal edilemeyecek kadar iyi bir insandı. Saftı, içinde hiçbir kötülük yoktu. Ama tüm bunlar yetmiyordu bu dünyada yaşamasına. Kibirli değildi sahip olduğu onca şeye rağmen. Fakat nedense sahip olduğu şeylerden çabuk sıkılırdı tıpkı küçük bir çocuğun çok heves ederek aldığı oyuncaktan çabucak sıkılması gibi sıkılırdı. Çocuk değildi ama çocukların yaptığı her şeyi yapardı. Çocukların bütün huylarını kendine huy edinirdi belki de iyi bir çocukluk yaşamadığını düşündüğünden. Fakat mutsuz olmasını gerektirecek hiçbir durum yoktu hiçbir zaman. Bataklık olduğunu düşündüğü çocukluğun içinde de apaydınlık noktalar vardı. Kendisinin bu apaydınlık noktaların içinde neden yüzmediği bilinmiyordu. Her insanın çocukluğunda olamayacak kadar aydınlık noktalar da vardı çocukluğunda. Hayat aslında ona mutlu olabileceği her şeyi vermişti ama kendisi mutsuzdu. Güzel olan her şeye inadına mı karşı duruyordu bilinmiyordu. Ne çevresindeki insanlar ne de kendisi çözebiliyordu kendini. Kimse onu anlamıyordu. Kendi kendisini bile anlamıyorken kim onu anlayacaktı ki zaten. İsmine bile işlemiş bir inatçılık vardı: Hilda. Annesi babası ona bu ismi verirken acaba bu ismi başına bela olsun diye mi kendisine vermişti? Evet, tıpkı isminin anlamı gibi savaşçıydı. Ama fazla savaşçıydı. İnsan savaşmaması gereken yerde durur ve güzel şeylere odaklanırdı değil mi? Ama yok. Kendisi direkt bu dünyadaki her şeyin karşıtı olarak doğmuştu. Herkesten farklı olmak arada sırada kendisini iyi hissettirebiliyordu ama toplum içinde asla kendisini farklı olduğundan dolayı iyi hissedemiyordu. Farklı olduğu için onu yadırgayacaklardı. Hilda insanlara da hak verirdi aslında. Ben onların yerinde olsam ben de kendimden sıkılırdım diye düşünürdü. İnsanlarla empati kurduğunda bile böyle düşünürken nasıl olur da içten içe kendinden az da olsa memnun olurdu bunu da bilemezdi. Bunca memnuniyetsizliğine rağmen arada sırada kendinden memnun olacağı tutabiliyordu. Memnuniyet duygusu var olamayacak bir bedende nasıl oluyordu da arada sırada var olabiliyordu akıl alacak şey değildi. Demek ki yüzyıllarca yıldır insanlar yalan söylemişlerdi. Çünkü insanların bir inanışı vardı: imkânsız olan şeyler asla var olamazdı. Ama tam olarak da imkânsız olan şeyler var oluyordu kendi hayatında. Hilda hayatındaki her olumlu şeyi hep imkânsızlığa bağlardı. Hayatında her olumlu şeyler olup bittiğinde Hilda ''bu benim hayatımda asla olamayacak bir şeydi fakat bir mucize yine beni buldu ve imkânsızlığı aşıp geldim buralara diye düşünürdü. Olumlu şeyleri hep kendine mâl ederdi. Pozitif insanların aksine olumlu şeylerin kendisine evren tarafından getirildiğine inanmazdı. Hilda'ya göre onun gözünün kulağının gördüğü her şeyin sorumlusu kendisiydi. Bu dünyanın merkezini kimse bilemezdi. Birisi dünyanın merkezini belirleyecek olsa buna illaki karşı çıkacak birileri olurdu ya da bunu değiştirmeye deneyecek birileri. Fakat neyse ki henüz dünyanın bir merkezi olduğunu iddia etmemişti ve böylelikle dünya defalarca bölünüşüne bir bölünüş daha eklememişti. Ama Hilda bu dünyadan çok kendi dünyasına ihtiyacı olduğunu biliyordu. Bu yüzden de kendi dünyasının ortasında bir tek kendisi olduğu için içi rahattı. Bu dünyada doğruluğundan emin olduğu tek bir şey vardı en azından; kendi dünyasının merkezinde kendisi vardı bunu da hiçbir şey değiştiremezdi. Zaten kendi dünyasını kendisinden başka kim ilgilendirirdi ki? En iyi bildiği gerçeklikte kalırdı yani kendi dünyasında. İnsanlar kendilerine yeni dünyalar arıyorken o çoktan bütün dünyalardan kopmuştu. Onu hiçbir dünya, hiçbir gezegen ilgilendiremezdi. Çünkü o kendi dünyasına hapsolmuştu bir kere, oradan da hiçbir kuvvet kendisini çıkaramazdı. Bu dünyadan tatmin olmayıp da kendine yeni dünyalar arayan insanlar Hilda'yı anlayamazdı. Bunca memnuniyetsizliğine rağmen Hilda bile kendine yeni dünyalar aramıyorken diğer insanlar neden kendisine yeni dünyalar arıyordu anlaşılacak şey değildi. Yoksa memnuniyetsizlik konusunda Hilda'yla yarışmaya mı karar vermişlerdi? Memnuniyetsizliğini bu dünyaya bulaştırmıştı demek ki. Kimsenin huzurunu da kaçırmak istememişti oysaki. İnsanların huzurunu kaçırmamak için insanlardan uzak dururdu ama yine de ne yapıp ne edip bir şekilde huzursuzluk, memnuniyetsizlik gibi şeyleri diğer insanlara bulaştırmayı becerebiliyordu demek ki. Anlaşılan bir takım şeylerin dünyaya yayılması için o şeylerin dünyada bulunması yetiyordu. Öyleyse bu dünyaya başlı başına bir yük müydü? Sessizliği bile iç karartırdı, öyle bir sessizliği vardı. Konuşsa kabahat konuşmasa kabahat... Onu bu dünyadaki hiçbir şey kabul edemezdi. O yüzden kendi evreninde sıkışıp kalıyordu. Zaten onun kendi dünyasından ve kendi evreninden başka hiçbir şeyi yoktu. Diğer insanların evreni onun evreni değildi, onun evreni bambaşkaydı. Yine de içinde bulunduğu ve gerçekliğinden ara sıra şüphe ettiği bu dünya onu dünyanın kendi tuzaklarına düşürebiliyordu. Kendini bu dünyada bulmamak için elinden geleni yapsa da kendi dünyasıyla beraber bu dünyaya mahkûm edilebiliyordu. Her şey sorundu ona, her şey tuzaktı ona. En basitinden sosyallik bu dünyanın en büyük tuzaklarından biri gibi gelirdi ona. Bir kural vardı ki o kurala hiç uyamıyordu. O kural ise iletişim kurmanın ta kendisiydi. İletişimin i harfinden bile anlamayan birisinin iletişim kurabilmesi gerekiyordu hem de kapasitesinin çok çok üstünde iletişim kurması gerekiyordu. Çünkü her ülkede ortak bir iki dil olsa bile bu dünyada milyonlarca insan olduğu için aslında bu dünyada sayılı 10,15 dil değil milyonlarca dil vardı. Her insan bir dildi. Bir diğer insandan diğerine geçince konuşulması gerek iletişim epey farklılaşıyordu. Bir insanın anladığı dilden herhangi bir insan asla anlamayabiliyordu. Aslında milyonlarca dilin arasından birkaç dil öğrenebilmişti bir şekilde ama konuşamıyordu o bildiği dilden. Tıpkı içinde bulunduğu dünya dillerinden olan İngilizceyi bilip de konuşamayanlar gibiydi hâli. İnsanların dilini gerçekten biliyordu ama bunu kanıtlayamıyordu. İstenmeme korkusu vardı bir kere içinde. Bu duygu içinde istenmeyen bir çığ gibiydi ama her ne yaparsa yapsın bu korku büyüyüp giderdi hep içinde. O yüzden içinde bulunduğu fiziksel dünyada her geçen gün daha da yok olduğunu hissederdi hem fiziksel olarak hem de duygusal olarak. Var olmak isterken var olamadan yok olup giden bir çiçeğin tohumu olmalıydı ya da anne karnındayken embriyo olmasına rağmen bir şekilde rahime tutunamayıp annesinin rahminden kayıp giden bir bebek olmalıydı. İnsanlara kendisini bu yüzden anlatamıyordu işte. İçinde olup biten şeyleri insanlara anlatsaydı insanlar deli derdi işte kendisine. Bu da içinde bulunduğu hayatı zora sokardı çünkü bu hayatın kuralıydı uyum sağlamak. Beyaz siyaha, siyah mora, laciverte, kırmızıya uyum sağlamak zorundaydı işte. Gerekirse dünya tek bir renk olmalıydı. Uzaktan dünyanın mavi ve yeşil göründüğüne aldanmamak lazımdı. Belli ki bir gün dünya tek renk olacaktı. Çünkü yaşadığı şeyler ona aslında dünyanın bir gün tek renk olacağını göstermişti. Belki denizler dolup taşacak ve insanları altında bırakacaktı ve o gün dünya tamamen masmavi olacaktı. Ya da bir gün toprak kızgın bir alev gibi taşıp yeryüzünün bütün renklerini kahverengi renge boyayacaktı ve dünya bir enkaz altında kalacaktı. Dünya her şekilde bir enkaz altında kalacaktı. İnsanların çok sevdiği bu dünya bir şekilde enkaz altında kalacaktı fakat bu süreç gelip geçene kadar herkes birbiriyle uğraşacaktı. Herkes bu dünyadaki milyonlarca dili, milyonlarca iletişim şeklini sorgulayacaktı. Hayatından memnun gibi davranan insanlar bile Hilda gibi eninde sonunda huzursuzluk yaratacaktı.

Tüm bunlar önemsizdi. Çünkü Hilda bundan sonra umursamazlığına daha da umursamazlık katacaktı. Dünyayla bağını daha da çok koparacaktı. Tuhaftır ki zamanla dünya ile bağının güçleneceğini düşünürdü hep. Kendisinden beklenilen ve buna dolaylı olarak kendisinin de kendisinden olan beklentisi dağılıp gidecekti çünkü bu beklenti gerçeği asla yansıtmıyordu. Sevdiği bir kelime vardı şu aralar o kelimeye dalıp gidiyordu dünyasında: Cingulomania. Ne kelimeydi ama. Herkesi kıskandırabilecek türden bir kelimeydi. Diğer kelimelerin arasından özellikle seçilmiş gibiydi. İnsan kelimenin anlamını kıskanırdı, o denli derindi kelime. Çok sevilen birine duyulan derin bir sarılma duygusu anlamına gelen bir kelimeydi bu kelime. İnsanlardan bu denli uzak olmasına rağmen neden bu kelimeye âşık olduğunu anlayamazdı Hilda. İletişimi olmayan bir kız insanları birbirine yakınlaştıran nadir şeylere nasıl olur da hayran olabiliyordu. Hasretini çekiyordu bazı şeylerin o hasretini çektiği şeylerin içindeydi cingulomania. Yolda yanlışlıkla birisi omuzuna dokunsa rahatsızlık duyacak o kız insanlara sarılma arzusuyla dolup taşıyordu. Acaba çok mu sevgi doluydu? Bu yüzden mi birçok insana sarılmak ve o insanlara şefkatini vermek istiyordu? Çünkü kelimenin içinde vardı kelimenin tanımı: çok sevdiğimiz birine... Çevresinde gördüğü her insan onun çok sevdiği insanlar olamazdı. Zaten çevresindeki herkes Hilda'nın bir tek kendisini sevdiğini ve bu yüzden insanları hep hayal kırıklığına uğrattığını düşünürdü. Ama Hilda'nın düşünceleri hissettiklerinin tam aksiydi.

Hilda da tuhaf bir kızdı, insanların onun hakkında düşündüklerine şaşmamak gerekirdi. Güzel olan her şeyi mahvederdi her defasında. Kendi hayatı mesela. Her geçen gün başına talih kuşları konuyordu. Dünyanın en olumlu şeyleri dünyanın en olumsuz kızını buluyordu. Bu da insanların tezini doğruluyordu çünkü insanlar alakasız kişilerin hak etmediği hâlde bir şeyleri elde ettiğini düşünürdü. Hilda da güzel şeyleri hak ediyor gibi görünmüyordu. Güzel bir işe sahip olur o işi bırakırdı, zengin olurdu fakat tercihi fakirlik olurdu, mutlu olurdu fakat bunu bozmak için elinden geleni yapardı, arkadaşı olurdu sonrasında arkadaşını unuturdu, sevgilisi olurdu buna bağlı olarak dengesiz bir kişiye dönüşürdü. Hayatında güzel olan her şeyi tek tek mahvederdi. Güzel şeylere tahammülü yoktu. Tüm insanların aksine iyi şeylerden dolayı memnuniyetsiz olurdu, kötü şeyler ona memnuniyetsizlik değil memnuniyet getirirdi. Çünkü iyi şeyler hayatının akışına aykırı gibi gelirdi ona hep.

İnsanların hep bir sözü vardı ''İyi düşün iyi olsun.'' Bu söz Hilda'da işe yaramıyordu. Arada sırada iyi düşünüyordu ve dünyaya uyum sağlamak istediği için iyi şeylerin olmasını bekliyordu ama iyi düşününce kötü şeyler oluyordu. Sırf bu dünyaya olan uyumu bozulmasın diye içten içe dünyanın oyununu tersine çeviriyordu. Kötü düşünüyordu iyi şeyler oluyordu. Kötü düşününce de bu dünyaya olan uyumsuzluğu ortadan kalkıyordu çünkü tam olarak da insanların istediği gibi iyi şeylere neden oluyordu bu da çevresindeki kişilerin işine geliyordu. Hilda'ya çok yakın olmadıkları sürece kimsenin canı pek de sıkılmıyordu ne de olsa. Hilda da uzaktan insanlara faydalı oluyordu ya işte. Hilda'nın da istediği şey buydu. Bu dünyaya faydalı olmaktı isteği. İster mutlu olsun ister mutsuz olsun onun için önemsizdi çünkü günün sonunda her şeyin klasik memnuniyetsizliğine bağlanacağını biliyordu ama en azından kendini tatmin eden bir şeyler olabilirdi bu dünyaya faydalı olmak gibi şeyler mesela. Bu dünyaya biraz olsun kendi dünyasından bir şeyler de katmak istiyordu. Madem yaşadığı yere uyum sağlayacaktı öyleyse dünya da biraz olsun kendine benzemeliydi. Dünyaya faydalı oldukça dünya biraz olsun kendisine benzeyecekti. Dünya'ya kazandıracağı kötü şeyler olacak olsa bile dünyayı olduğundan daha iyi bir yer hâline getireceğine olan inancı tamdı.

CingulomaniaWhere stories live. Discover now