Uzay boşluğunda öylece savrulup giden kırmızı bir küpün ya da sahibinin deyimiyle uzayzamanın izafi boyutu kısaca Uzib'in dışına nazaran bayağı bir geniş olan kontrol odasında çalan hafif ve sakinleştirici bir müzik vardı. Oda tam ortasında yerleştirilmiş, üzerinde birçok düğme, kadran, kol ve ekranlardan oluşan kontrol paneli dışında bomboştu. Ne oturacak bir koltuk ne de yatacak bir yatak vardı oda da. Duvarlar ise çeşitli semboller, daireler, üçgenler, dikdörtgenlerle bezenmişti. Oda duvarlardan yansıyan hafif ve huzur verici buz mavisi bir ışıkla aydınlatılıyordu. Birbirlerine karşılıklı bakan iki kapı vardı. Biri geminin diğer bölümlerine gitmek için kullanılırken bir diğeri ise gemiyi terk etmek için kullanılıyordu.
Odada çalan müzik bittiğinde odaya bir adam girdi. Uzun boylu, takım elbise giymiş bir adam. Saçları karman çorman olan, bir yandan dahi bir bilim insanı, bir yanda da deli, kaçık bir herifi andıran bir havaya sahipti. Onun okyanus mavisi gözlerinde ise tuhaf bir şey vardı. Her nasıl oluyorsa onun o gözlerine bakanlar ona karşı sonsuz bir güven duygusu hissediyorlardı. Yüzündeki o hafif sakalıyla birlikte otoriter bir havaya da sahipti. Bütün bu gariplikler yetmezmiş gibi kendisine sadece ama sadece Profesör demesi kendisine duyulan merakı kat be kat arttırıyordu.
Elindeki –içinde sıcak bir sıvının olduğu belli olan- fincanı burnuna yaklaştırıp kokladı. Fincanın içindeki sıvının kokusu ona huzur vermişti. Fincana doğru hafifçe üfleyip bir yudum aldı fincandan. O huzurun yanına büyük bir haz eklenmişti şimdi ve sahip olduğu o huzur ve haz tüm yüzüne yayılmıştı adeta. "Mükemmel" dedi ve bir yudum daha aldı "Evrenin neresine gidersem gideyim, ne içersem içeyim Nemesis usulü öğütülmüş ve hazırlanmış kahve gibisi olamaz" Nemesis, Zagran galaksisinde kahve ticaretinin başkenti olan küçük, köy gezegeni dinelebilecek bir gezegendi. Nemesis medeniyeti galaksi sınıfı bir medeniyet olsa da teknolojileri ağırlıklı olarak savaş ve yok et üzerine değil de barış ve yaşat üzerine kuruluydu. Bu yüzden Nemesis gezegeni diğer galaksi sınıfı gezegenlere nazaran daha fazla bitki ve hayvan çeşitliliğine sahipti.
Profesör, Nemesis usulü öğütülmüş ve hazırlanmış kahvesinin ona verdiği huzur ve hazzın yanına bir de zihninde canlanan Nemesis'in o muhteşem ormanlarının görüntüsünü ekleyerek kontrol panelinin yanına geldi. Büyük bir mutlulukla "Evvet yaşlı kurt bu gün bana nerede ihtiyaç var? Beni nereye götürüyorsun bakalım?" diye sordu fakat sorusuna bir cevap alamadı. Bu duruma biraz bozulmuştu. Kafasını kaldırıp ellerini iki yana açtı. Kendi etrafında yavaşça dönerken "Hadi ama beni duyduğunu biliyorum ve sende benim senin konuşabildiğini bildiğimi. Şimdi cevap ver bana" yine bir cevap gelmedi. Tam ağzını açmış bir şeyler söyleyecekken büyük bir sarsıntı dalgası Uzib'in üzerinden geçti ve geçerken Profesör'ün kahvesinin tamamını üzerine dökmesine sebep oldu. "Kahvem" diye hayıflandı kendi kendine ama bir sarsıntı dalgası daha Uzib'i yalayıp geçtiğinde kendine geldi. Yüzündeki o huzur ve haz ifadesi silinip yerini ciddi bir ifadeye bıraktı. Elindeki fincanı arkasına doğru fırlattı. Fincan daha yere düşmeden gözden kayboldu. "Dış tarayıcıları çalıştır. Bize saldıran şeyde neymiş bir görelim bakalım" lakin yine bir şey olmadı. Bu durum sinirini iyice zıplattı. Böyle bir durumda böyle bir karşılık tolere edilebilecek bir şey değildi. "Seni inatçı metal yığını" diye bağırdı öfkeyle ve konsola bir tekme savurdu. Canı yandı. Can acısı ve öfkeyle "Başka birini seçemedin değil mi? İlla en arıza, en rahatsız olanı seçecektin" diye yakındı kendi kendine. Tamda bu esnada bir sarsıntı dalgası daha çarptı Uzib'e ve bu sefer onu yere kapakladı. Hızla ayağa fırladı ve konsolun sağ tarafına geçip kırmızı küçük bir kolu yukarı doğru ittirdi. Konsolun ortasından bir havai fişeği andıran bir ışık huzmesi çıkıp yükselmeye başladı. Belli bir yükseliğe ulaşınca durdu ve bir havai fişek gibi patladı. Havada binlerce küçük ışık zerresi asılı kaldı. Hızla birbirleri etrafında dönmeye ve birleşip bir görüntü ortaya çıkarmaya başladılar. En nihayetinde Uzib'in dışının görüntüsü havada öylece zuhur etti.
Görüntü gayet normaldi. Her zaman görebileceğiniz uzay boşluğuydu işte. Sayısız yıldızların sönük ışıklarının noktaları vardı sadece. Anormal bir şey yoktu. "Ne yani öylece gittiler mi?" bu sorunun son harfi ağzından çıkar çıkmaz bir sarsıntı dalgası daha çarptı Uzib'e. "Görünüşe göre gitmemişler" dedi odanın her bir yanından gelen narin bir kadın sesi.
"Sonunda benimle konuşmaya karar verdin demek"
"Üzgünüm dalmışım"
"Dalmışsın? Hem de böyle bir durumda"
"Bana kızma. Zamansal güçte bu sarsıntıların sebebini araştırıyordum"
"Sonuç"
"Olumsuz"
Şaşırdı. Böyle bir şey nasıl mümkün olabilirdi? Zamansal güç her türlü olasılığı içinde barındıran evren ötesi bir boyuttu ve oraya erişip onun kalbine, içine bakmak gelecekte yaşanabileceklere karşı hazırlıklı olmak demekti. Fakat şimdi o hazırlık onun elinden alınmıştı. Artık geleceğin karanlığına hapsolmuştu ve görünüşe göre bu sarsıntılara sebep olan her neyse ya görünmezdi ya da evren ötesi bir güçtü.
Ansızın kontrol odası zifiri karanlığa gömüldü. Anlık bir karanlığın ardından gelen o eski buz mavisi ışık. Lakin bu sefer huzur değil huzursuzluk getirmişti. Birden arkasına döndü ve onu gördü. Gri, yıpranmış, toz toprak içinde bir cüppe giymiş iki metrelik bir valıktı karşısındaki. Yüzü, cübbenin kukuletası tarafından gizlenmişti. Elleri ise cübesinin kolları altında birleşmişti. "Sende kimsin?" diye sordu lakin bir cevap dahi beklemeden gemisine hitaben "Bu buraya nasıl girdi?" diye sordu. Fakat yine bir cevap gelmedi sorusuna "Yine mi? Neden hep böyle önemli anlarda bunu yapıyorsun seni işe yaramaz teneke yığını?" tamda bu anda bir ses doldurdu odayı. Garip, hırıltılı ve boğuk bir ses. Daha önce hiç duymadığı bir lisanın kelimeleriyle konuşuyordu. "Ko..." dedi ve durdu. Gemisine şu an bir emir vermek hiçte mantıklı değildi. Büyük ihtimalle gemisi zamansal güce dalıp gitmişti yine. O yüzden bunu kendisi yapmalıydı. Önünde duran varlığa bir kez daha baktı. Bırakın konuşanın o olduğuna dair bir işareti onun yaşadığına dair bir işaret bile yoktu. Orada, öylece durmuş bekliyordu. Onun hareket etmeyeceğine bir nebzede olsa kanaat getirdikten sonra hızla konsolun arka tarafına geçip birkaç düğmeye bastı, birkaç düğme çevirip ayar yaptı ve birkaç kolu kaldırıp indirdikten sonra gemisinin kozmik dil çözümleyici devresini çalıştırmayı başardı. Bu devre daha önce bilinmese bile bir lisanın fonetik yapısını bilinen dillerle karşılaştırıp bilinmeyen dilin gramer yapısını çözmeye ve çeviri yapmaya yarayan oldukça basit ve kullanışlı bir devreydi.
Bir yandan önünde bir heykel gibi duran şeye bakıyor bir yandan da kozmik dil çözümleyicisine bağlı konsol üzerindeki ufak bir ekrana. Ekranda ilk başta "Fonetik analiz yapılıyor" yazısı yanıp söndü. Bir süre sonra bu yazı yerini "Gramer yapısı çözümleniyor" yazısına bıraktı. En nihayetinde ekranda "Çeviri yapılıyor" yazısı yanıp sönmeye başladığında oda yine anlık karanlığa gömülüp tekrar aydınlandı. O cübbeli varlık ortalıkta yoktu. Koşarak onun durduğu yere geldi. Elini o şeyin olması gereken yerde hızla salladı. Eli havayı dövdü sadece. Şaşırdı. "Nasıl?"
"Yeterli veri bulunamadı"
"Yine mi?"
"Üzgünüm"
"Çeviri?"
"Tamamlandı"
"Aktar"
"Yıkım saati yaklaşıyor. Karanlık, bu evrenden başlamak üzere tüm evrenlere yayılacak ve hükmedecek. Kardeşlerim. Uyanın ve gölgem altında birleşin. Birleşin ki zafer bizimle olsun. Çevirinin sonu"
Dehşete düşmüştü ve evrende onu dehşete düşürecek çok ama çok az şey vardı. Konsolun başına geldi. Elini konsolun üzerine koydu. "Mesajı kaydet ve yüksek konseye gönder" dedi.
"Mesaj kaydedildi ve iletildi. Başka bir emriniz?"
"Görev parametre değişikliği. Öncelikli görev bu mesajın tehdidinin çözülmesi"
"Görev parametreleri değiştirildi. Nova Osiris'e rota belirlensin mi?"
"Evet, rota Nova Osiris"
"Nova Osiris'e en kısa rota belirleniyor" kısa bir sessizlik ve "En kısa rota belirlendi. Tahmini sıçrayış üç, tahmini varış süresi bir saat"
"Güzel. Şimdi sıçrama motorlarını çalıştır eve geri dönüyoruz"
