insanlar... aciz, kırılgan, sahtekar, güvenilmez ve çarpık varlıklar. duygularının, tutkularının ve hırslarının esiri olmuş güçsüz ruhlar. çoğu kendine bile yalan söyler ve gerçeklerin keskin uçlarından kaçarlar.
hükmetmeye çalışır, hükmedemediklerini değiştirir, değiştiremediklerini yok eder, yok edemediklerini ise terk ederler.
elimde yeterince büyük bir kibrit olsa, bu dünyayı içindeki yalanlarla beraber ateşe verirdim. çığlıklar ninnim olurdu, öfkem dinmese de, gülerdim.
tüm bu dünyevi isteklerinin köz oluşunun ironisine gülerdim.
sahip olamayacağım lükslerin kimseye kalmayışına, varlıklarının sonsuza dek, hiç varolmamışçasına silinişine bencil bir haz duyardım.
ne de olsa, ben de onlardan biriydim.
orada bir yerde birilerinin hikayesinin kötü karakteriydim; geçen gün asla o konservatuara gidemeyeceğini söylediğim kızın, esprilerinin vasatlığıyla acımasızca dalga geçtiğim ve derslerini mahvettiğim yabancı dil öğretmeninin, belki sevgilisinin işe yaramaz oğlu olduğum için yae'nin? ya da ölen arkadaşıyla dalga geçtiğim için kazuha denen o çocuğun?
benden iyi biri gibi davranmamı bekleyen kim vardı ki iyi bir insan olacaktım? hepsinden nefret ederken, her birinden ölesiye tiksinirken nasıl kendime bir şans tanırdım?
bu düşünceler; kafamın içerisinde, asla dindiremeyeceğim, büyüklüğünü bilemediğim bir denizin dalgalarıydı, kendimi bıraktığım, içinde her dakika biraz daha boğulduğum bir denizin. soğuk yağmur damlaların çarptığı yüzümün artık acımaya başladığını hissedemeyeceğim kadar vücudumu ele geçiren düşüncelerdi.
bahçe kapısında ıslanmakta olduğum evden son misafir de çıktıktan sonra çöktüğüm yerden kalktım. sırılsıklam çantamı alıp omzuma astım ve evin bahçesine girdim. kapının hemen yanından annemin pek haz ettiğim kız arkadaşı bakıyordu. o samimiyetsiz gülümsemesiyle elindeki çöpü dışarıya bıraktı ve gözlerini bana çevirdi. "sana içeri gelmeni söylemiştim."
"ben de çok şey söylemiştim. sana olan nefretim de dahildi." dediğimde yae gülmeye başlamıştı. alaylı, küçümseyici bir gülüştü bu. ilk fırsatta benden kurtulmak istediğine emindim. önünden geçip içeri girdim ve üst kattaki odama çıkmak için merdivenlere yöneldim. "ei duysa çok üzülürdü."
kafamı çevirip yae'ye baktım. bugün iş arkadaşlarıyla küçük bir parti vermişti, zaten bu yüzden dışarıda hepsinin evi boşaltmasını beklemiştim.
bu yüzden yae çok güzel giyinmişti, pembe renkli saçları yüksek bir at kuyruğuydu. çoğu erkeğin ve kadının başını döndürebilecek bir kadındı. yumuşak sesiyle konuşur ve size istediği her şeyi sadece rica ederek yaptırabilirdi. onu sevmemek zordu ama sevmiyorsanız işte o daha zordu. gülüşü midemi bulandırıyordu.
"umrunda olduğunu sanmıyorum." kıyafetlerimden saçlarımdan düşen su damlalarıyla merdivenleri çıkmaya başladım.
işte o sırada merdivenlerin başında duran annemi gördüm. gözleri çalkalanan bir likör gibiydi, dediklerimi duymuştu. kızmış mıydı? üzgün müydü? ei gerçekten orada mıydı? o sisli bakışlar ve birbirine mıhlanmış gibi duran dudakların ardında annemden hala bir şeyler kalmış mıydı? bana okuyamadığım duygularla bakıyordu ve insanlardan neden bu kadar nefret ettiğimi hatırlatıyordu. bir an dudaklarını aralayıp bana bir iki kelime etsin istedim. etse de pek fazla şeyin değişmeyeceğini hissettiğim an, odama yöneldiğim andı.
kapımı kapatıp çantamı kenara fırlattım ve yere çöküp sırtımı kapıya yasladım. kafamın içerisinde bir deniz değil, bir okyanus vardı. girdapları, kasırgaları olan her dakika bir yerlerinde gemiler batan asla durulmayacak bir okyanus. onca şeyden sonra bana eskisi gibi, bir anne gibi davranmasını beklemiyordum ei'nin. ama en azından ıslandığım için kızamaz mıydı?
ŞİMDİ OKUDUĞUN
who can be loved in this world? [kazuscara]
Fanfictionscara 17 yaşındaki bir çocuk için fazla nefret doluydu. trope: soulmates. [madde kullanımı, cinsel içerik, şiddet içeriği]
![who can be loved in this world? [kazuscara]](https://img.wattpad.com/cover/323858970-64-k922441.jpg)