Okullar tatil olmuş, yaz dönemi başlamıştı. ismi tatil olsa da yaz demek, Harun için, çalışmak demektir 90'lı yılların ortasıydı. Harun'un babası, 2 kutu boya, bir kutu cila, bir fırça ve bir sünger alarak tahtalardan yaptığı sandığı yerleştirdi. ayakkabıların parlatılması için de evdeki eskimiş kadife pantolonunu keserek Harun'a uzattı.
Harun'un yaz tatilinde yapacağı iş Böylece belli olmuştu. çarşıya çıkıp ayakkabı boyacılığı yaparak ailesine destek olacaktı ilk iş gününde insanların yanına gidip "boyayalım mı abi" demeye çekindi elinde boya sandığı gören iki kişi çağırmış ayakkabılarını boyatmıştı o gün başka da ayakkabı boyayamadı. Akşam eve gittiğinde iki ayakkabı parasını annesine uzatmış ekmeğe salça sürerek dışarı çıkmıştı. sayı tamamlanırsa futbol yoksa bilye, Saklambaç, oynayıp Akşam karanlık çökmeden eve gidecekti evi Bingöl afatlar Mahallesi'nde 2 katlı önünde Erik ve dut ağaçları bulunan Bahçeli bir Evdi.
Harun 13 yaşındaydı, Bir de ağabeyi vardı Cabbar isminde 24 yaşındaydı gündüzleri çarşıya çıkar kahvehanelerde oyun oynar, parası Bitince akşam Erkenden eve dönerdi Harun babasından çok Ağabeyinden çekinirdi, en büyük dayağı ondan yerdi Hele bir de Ağabeyinden sonra eve gitmişse vay haline.
Harun için ağabey demek korku demekti. hiçbir zaman ağabeyinin desteğini arkasında hissetmemiş mahallede kendisinden yaşça büyüklerin hakaretine uğrasa da kavgaya tutuşsa Ağabeyinden yardım istemek aklımın ucundan bile geçmemişti. mahallede hiç kimseden görmediği hakareti azarı dışlanmışlığı Ağabeyinden görür, bir farenin kediden korktuğundan daha çok korkardı.
Bir keresinde ağabeyi Erkenden eve gelmiş Harun'u sokakta top oynarken yakalanmıştı, çağırmasına gerek yoktu Harun ağabeyini görür görmez koşar adımlarla eve gitti kapının önünde karşılaştığı abinden "Ben sana dışarı çıkmayacaksın demedim mi?" Azarından sonra bir tokat yedi. tokatla birlikte sendeleyerek düşecek gibi oldu kendini toparladı annesinin evde olduğunu düşünerek hızlı adımlarla Ağabeyinden önce içeri girdi kimsenin evde olmadığını görünce bir köşeye kıvrılı verdi, annesi tandıra ekmek pişirmeye çıkmış, ikisinden başka Evde kimse kalmamıştı ağabeyi Harun'u yanına çağırdı azarladıktan sonra bir tokat daha yapıştırdı. ağabeyi gücünü Harun'un üzerinde kullanmaktan Hiç geri durmazdı düşmanın düşmana yapmadığını yapar her fırsatta Harun'u sıkıştırmaktan zevk alırdı Tokat'tan sonra harun'dan şarkı söylemesini istedi.
Boğazlardan o Tokat'tan sonra şarkı söylemek mümkün mü Hele bir de büyüğün yanında şarkı söylemek ayıp sayılırdı. şarkı söylerse "ağabeyinin büyüklerinin yanında şarkı söylemeye utanmıyor musun." deyip Harun'u tokatlanması büyük olasılıktı harun'dan cılız bir ses çıktı;
"bilmiyorum"
"Biliyorsun biliyorsun söyle"
"Abe bilmiyorum"
Ağabeyinin ses tonu yükseldi:
"Sana şarkı söyle diyorum"
Ağabeyinin sesi yükseldikçe Harun küçüldü büzüldü kafasını öne eğdi, ağzından bir kez daha "bilmiyorum" kelimesi çıktı.
Harun "bilmiyorum" dedikçe Abi'yi daha çok üstüne gidiyor kulağının dibine bir tokat bir tokat daha yapıştırıyordu.
Kaçıp kurtulmak istiyor, bir yere gidemeyeceğini kaçsa daha fazla dayak yiyeceğini biliyordu. Hıçkırıklar içerisinde ağlayarak sonunda ağzından bir şeyler mırıldanmaya başladı, şarkı söylediği için bu kez daha fazla dayak yemeye başladı.
"Demek yalan söylüyorsun ha! bak, dayak yiyince nasıl biliyorsun." Tokatlar ardı ardına Harun'un yüzünde kulağının dibinde Patlamaya başladı. Harun açılan tokatların etkisiyle bir sağa bir sola savruluyor toparlanarak tekrar tekrar ağabeyinin karşısında hazır olda dikiliyordu.
Tokatlar ağabeyinin Harun'a olan nedenini bilinmez Öfkesini atıştırmıyordu, daha ileri gitti Harun'u İki eliyle kaldırıp sırt üstü yere çaktıktan sonra tekmelemeye başladı.
Bu nasıl bir canavarlıktı, Bu nasıl bir vahşetti, insan insana bunu yapar mı?, Hele bir de ağabey kardeşine yapar mı sebepsiz yere, Cabbar yapardı İşte hem de en acımasız haliyle, o sırada kapının sesi duyuldu. annesi ekmek pişirmeyi bitirmiş eve dönmüştü Harun'u ağabeyinin elinden çekip odadan dışarı çıkardı, o günlük dayak faslı bitince Harun'un yanakları kızarmış gözlerinden akan yaşlar boğazına kadar inmişti. abinin yanında bir esir gibiydi. Bir gün bile tatlı bir söz işitmemiş, saçları okşanmamış, kardeş muamelesi görmemişti, evde bir köşede oturur sesini çıkarmadan yalandan ders çalışıyormuş gibi kitaplarını karıştırırdı, ağabeyiyle yüz yüze gelmemek için kafasına bile kaldırmaya çekinirdi.
YOU ARE READING
UMUDA YOLCULUK
Randomköy yerinde Yapacak iş bulamayan umutlarını yeşertmek için gittikleri İstanbul'da yok olan bedenleri... ağabey şiddetine maruz kalan çocuğun Azimli yükselişini... kendileri için yeni yaşam alanları oluşturmaya çalışırken diğer canlılara yaşam Hakkı...
