İlkbaharın Başlangıcı
Sonu kötü biten her hikâyenin, çiçeklerin yeniden yeşerdiği umut dolu bir ilkbahar sabahında başladığını duydum. Küçük kızın yeni yeşermiş çayırlarda koşmasıyla başlar her şey ama kanın simsiyah ettiği bir göletin içinde son bulur.
Güneş'in tenini ısıttığı bir yaz akşamında tanışır aşıklar, kış geldiğinde ayrılırlar; zıtlıklar.
Zıtlıklar, insanın duyguları üzerinde oynadığı bir tiyatro oyununa benzer. Bir illüzyondur. Bir düzmece. Perdeler açılır, mevsimler değişir, duygular başlar ve biter. Zıtlıklar kişiye korku verir, sevgi, çoğunlukla da acı. Siyah ve beyaz yan yana çok güzeldir. İşte bu yüzden kötü şeyler hep güzelliklerle gelir.
Bir hafta önce soğuktan ölen insanlar ve hayvanlar vardı. Şimdiyse soğuk sanki hiç var olmamış gibi kendini çekmişti. Güneş görünmüştü ve kısa sürede her yeri sıcacık yapmıştı. İnsanlar da sanki soğuk hiç olmamış, insanlar ölmemiş ve seneye yeniden bunlar olmayacakmış gibi tüm meydanı süslemişlerdi.
Bahar gelmişti. Topraklar hiç buz tutmamış gibi tüm yüzeyini renk renk çiçeklere açmıştı. Rüzgar tatlı tatlı eserken elbisemin eteklerini toplayarak kendime çekilecek bir köşe aradım. Göz göze geldiğim insanlar beni süzdükten sonra konuşmalarına devam ederken onlara gözlerimi devirdim.
Sohbetlerinin bir parçası olmak beni deli ediyordu. Bu saçma şenlikte olmamın tek nedeni, benim aksime oldukça sevilen ve arkadaş canlısı kardeşime göz kulak olmaktı. Bu yüzden onu rahatlıkla görebileceğim minik bir tepeyi gözüme kestirdim.
"Gece!" Adımın seslenilmesi ile kafamı çevirdim. Kısa boylu kız ona oldukça uzun gelen elbisesini avuçlarının arasında sıkıştırmış, zıplaya zıplaya geliyordu. Kaşlarımı kaldırarak ona baktım.
"Hey." Gülümseyerek birkaç adım kala durdu ve serbest bıraktığı eteğinden çıkardığı kırmızı bir elmayı bana uzattı. Hevesle suratıma bakarken anlamazca kaş çattım. Utanarak elini indirirken konuşmaya başladı.
"Üzgünüm, öylece geldim ama seni görünce gelmek istedim."
"Kaba olacağım için üzgünüm ama ben, seni hatırlayamadım." Elini hızla sallayarak gülümsedi. "Küçükken tanışmıştık, annem annenden oyuncak bebek almıştı. Kardeşlerimiz de yakın aslında. Bak." Parmağıyla işaret ettiği yere baktığımda Dolunay ve yanında onun yaşlarında olan başka bir erkek çocuğu görmüştüm. Beraber tezgahın önünde durmuş hararetle bir şeyler konuşuyorlardı.
"Ah anladım." Dediğimde elmayı yeniden uzattı. Onu alırken yürümeye devam ettim.
"Teşekkür ederim."
Arkamdaki adımlarını duyuyordum. "Aslında seni saçlarından ve hep giydiğin koyu renkteki elbiselerinden tanıdım."
Konuşmasına devam ederken çoktan gözüme kestirdiğim geniş kaya parçasına gelmiştim. "Ama ne zaman seni görsem elinde hep kırmızı bir elma oluyordu. O yüzden bu gece seni görünce bir şeyler eksik gibi hissettim. Oturduğum yerde kayarak ona da yer açtım.
"Anladım, ben insanlara pek dikkat etmiyorum. Biliyorsun ya.." Yanlış anlamamamı ister gibi hızla konuştu. "Biliyorum biliyorum, dikkat etmene gerek yok zaten." İkimiz de karşıdaki kalabalığı izlerken insanlar kurulmuş tahtadan sahnenin önüne toplanmaya başladılar.
"Sonunda başlıyor sanırım?" Mırıldanarak yanağımı avcuma yasladım.
İletişim kurma konusunda pek iyi değildim. Bunun için üzülmeyecektim çünkü insanlar da benimle iletişim kurmayı istemezlerdi. Genellikle beni sevmezlerdi bile.
"Sonunda! Günlerdir buna hazırlanıyoruz. Babamlar fırtınalar yüzünden yıkılan serayı zar zor tamir ettiler."
"Hanımlar ve beyler! Gece başlıyor." İnsanlar çığlıklarla zıplarken yanımdaki bedenin kalktığını gördüm. "Açılıştan sonra satışlara başlayacağız. Bizimkilere yardıma gitsem iyi olacak. Bu arada.. Adımı sormadın ama yine de Sahra ben." Hâyâl kırıklığıyla bakarken özür dileyecektim ki gelen sesle sıçrayarak o tarafa döndüm.
"Bu geceyi unutulmaz kılacağız! Kış bizden bir şeyler götürmüş olabilir ama doğa bizden özür diliyor ve daha fazlasını veriyor." Arkadaki adam konuştukça kalabalık coşarken "O da neydi?" Diyerek birkaç adım attım.
"Sanırım daha çok insan geliyor. Herkes yılın bu zamanlarına hazırlanır. Şey senden bir şey istesem olur mu?"
"Tabii." Dedim hızla. Yeterince kötü hissediyordum. "Kardeşime de göz kulak olur musun? Zaten hep senin kardeşinle beraber. Zor.." "Sahra sorun yok, elbette olurum." Lafını keserek endişeli halini sonlandırmak isterken utanarak gülümsedi ve çıktığımız yokuşu zarif ve küçük adımlarla indi. Arkadaki ormana bir bakış atarak yerime geri oturdum. "Herkes hazırlıklarını bitirsin, birazdan tam burada size bir sürpriz bekliyor olacak. Sakın kaçırmayın!"
Seslere ve sohbetimize karışıp kendini gizleyen gürültüyü bir kez daha işittiğimde, kaşlarımı çatarak ayağa kalktım.
Arkamda sayılarını arttıran insanlara bakış atarak ormanın içine doğru ilerledim. "Hey!" Diye bağırdığımda sesim kalabalığın içine dağılmıştı. Elimde tuttuğum elmanın ağırlığını istemsizce tarttım. Ne yani, bir şey görürsem elma ile mi avlayacaktım. Gözlerimi devirdim.
"Hey!" Diye bir kez daha bağırdım. Bu kez karşılık olarak acı dolu bir inleme almıştım. Gözlerim büyürken hızla ilerledim. "Ses versene!"
"Git buradan!" Sert bir erkek sesiyle adımlarım durduğunda kararsızlıkla bekledim. Yeni bir sızlanmayla beraber sese doğru ilerledim. "Yardıma mı ihtiyacın var?" Yumuşak olmaya çalışarak konuştuğumda daha yüksek bir sesle "Git dedim!" Diye bağırmıştı. Ses çok yakından gelirken yerimde sıçradım. Gözlerimi iyice açarak onu görmeye çalıştım. Ayın ışığı ve arkama kurulmuş ışıklandırmalardan arta kalan ışıklar pek yardımcı olmuyordu.
"Neredesin?"
"Cehennemin dibinde." Diye homurdanırken geri geri gitmeye başladım. Bir yandan etrafımı süzüyordum. Ayaklarımı sürüyerek geri adımlarken aniden çıkan gürültüyle çığlık atarak arkamı döndüm. Ağacın önündeki koca bedeni görmemle gözlerimi kırpıştırdım. Kafasını kaldırmaya çalışsa da inleyerek toprağa geri bıraktı.
"Sen, sen ağaçta mıydın?" Hayretle konuşurken üstümdeki şaşkınlığı atarak yaklaştım. Önü açılmış beyaz gömleği, sızan kanı gözler önüne seriyordu. "Bu.." Dizlerimin üstüne çökerek pelerinimi çıkardım. "Kanamayı durdurmalıyız." Katlayarak yaranın üstüne bastırdım. Acıyla inlerken kafasını sertçe yere vurdu. Ellerini tutarak bastırdığım yere bastırmak istediğimde elinde tutuğu oku gördüm. Kana bulanmıştı. "Bu ok yarası mıydı? Onu hiç çıkarmamalıydın." Oku kenara atarak ellerini sıkıca üstüne koydum. "Bastır. Sana yardım getireceğim."
Hızla ayağa kalkarken bileğimden tutulmamla dizlerimin üstünde ona doğru dönmek zorunda kaldım. "Burayı terk etmek zorundasınız. İnsanlara haber ver, burayı hemen terk etmelisiniz." Lafı öksürüğüyle kesildiğinde dudaklarının arasından sızan kanı gördüm. Keskin çenesinden aşağıya doğru yol alarak akmaya devam ederken başından destekleyerek hafifçe doğrulmasını sağladım. "Burada kalmamalısınız." Kan, uğursuz ve sinsi bir yol çizerek bileğime kadar aktı.
"Gel." Arkasına geçerek onu az önce düştüğü ağacın gövdesine sürüklemeye çalıştım. "Git buradan." Dedi güçsüz bir sesle. Kollarının altından kollarımı geçirerek onu az önce düştüğü ağaca doğru sürüklemeye çalıştım.
"Hadi." Dedim nefes nefese. Gözleri kapanırken "Gitmen lazım." Diye fısıldadı.
"Gitmeniz lazım."
"Seni buraya taşıdıktan sonra.." Aniden gelen patlama sesiyle sıçradım. Önümdeki beden gözlerini araladığında "Çok geç." Dediğini duydum.
"Sorun yok, orası çok kalabalık. Sana yardım getireceğim." Onu daha fazla taşımaya çalışarak vakit kaybedemezdim. Yere dümdüz yatırdığımda gözlerinin yeniden kapandığını gördüm.
^^
ESTÁS LEYENDO
Tanrı'nın Doğuşu
FantasíaGece çöktüğünde, kelimeler mürekkep gibi dağılır zihne. Karanlık insanları gizler. Düşünceler çıkar günyüzüne. Duygular. Zihnin en ücra köşelerine saklanmış olanlar en tehlikelileridir. Güvenmezler karanlığa, adımlarını hissettirmeden gelirler. Bizi...
