"Bade! Bade! Görüşmeye çağırıyorlar seni."
Kiraz teyzenin telaşlı sesi, üç haftadır evin içinde donup kalan sessizliği yerinden oynattı. Yas, duvarlardaki siyah çerçevelere sinmişti; bu sesle birlikte hepsi titredi. Annemle erkek kardeşim benden önce davranıp -sanki buna gerek varmış gibi- kadıncağızın elindeki telefonu kaptı; mesajı okumak için birbirleriyle yarışıyorlardı.
Babam hafta sonu bulmacasını yarıda bırakıp gözlüğünü indirdi. "Ne var yine Kiraz? Ne görüşmesi?" dedi, yorgun bir sesle.
Depresyon battaniyemin altından onları izliyordum. Temmuz güneşi gözlerimi rahat bıraksaydı, onları daha iyi görebilirdim.
"Süt desteği için görüştüğünüz aile..." Kiraz teyzenin sesi titredi. "Bade'yi tanışmaya çağırıyorlar. Üstelik bir teklifleri var." Babam önce telefona, sonra bana baktı. Günlerdir koltuğun aynı köşesiyle arkadaş olmama tahammül edemiyordu.
"Teklifleri neymiş? Çocuk bakıcılığı mı hâlâ?"
"Şuna çocuk bakıcılığı demeyi bırak artık," dedi annem. "Kızımızın süt anne olmasını istiyorlar." Telefonu babama uzattı; bu konuşmadan en çok onun haberi olması gerekiyor gibiydi.
Babam mesajı okuyup yeniden bana çevirdi bakışlarını. Sanki ikna olmak istiyordu. Ona bakamadım. İçimdeki yangının kıvılcımı bile onu yakmaya yeterdi.
"Olmaz," dedi sonunda, sesinde bana acıyan bir yumuşaklık vardı. "Henüz toparlanamadı. Gönderdiğimiz süt yetmiyor mu onlara?"
"Babası artık zorlanıyor," dedi Kiraz teyze. "Hem bebekle ilgileniyor hem işini yapmaya çalışıyor. Bade'nin sütünü de pek sevdi sabi; mamanın kokusuna bile burun kıvırıyor."
Fatih nefesini tutup dışarı çıktı. Annem mutfağa sığındı. Ben koltuğun üstünde hafifçe dönüp yüzümü battaniyeme bastırdım. Gözyaşlarım yine sessizce yolunu buldu.
"Peki... şartları neymiş?" Babamın sorusu çaresizliğinin kabulü gibiydi.
"Bir yıllık bakım ve süt desteği sözleşmesi," dedi Kiraz teyze. "Aile içi destekçi gibi."
Babam derin bir iç çekti. "Bade fizyoterapist. Bu, onun işi değil."
"Abi..." Kiraz teyze ellerini birbirine kenetledi. "O bebeğin Bade'nin sütüne çok ihtiyacı var."
Babam çenesini sıvazladı. Düşünceli hali acı gerçekleri odanın ortasına bırakıyordu. Bir zamanlar sevildiğimi zannedip gebe olduğumu öğrendikten sonra beni terk eden kocamın ihanetini en çok babam sindirememişti. Şahane, yetenekli, güzel kızı... değersiz bir adam tarafından yaralanmıştı.
Sonra doğum anı geldi. Mucize beklerken başka bir sınavla karşılaşmıştık. Bebeğimin ağlamadığını söylediklerinde nefesin insan için ne anlama geldiğini yeniden fark etmiştim. Masum, sessiz yüzü gözümün önünden hiç gitmiyordu. Daha karnımdayken adını Melek koymuştum — kim tahmin ederdi gerçekten bir melek olacağını?
Üç hafta geçti. Süt sağarken, telefonu elime alırken, odasındaki minicik eşyalarını görürken... onu düşünmediğim bir saniyem hiç olmadı. Hastane çantam bile portmantoda benimle birlikte yas tutuyordu.
Doğumdan iki gün sonra Kiraz teyze çalıştığı evdeki bebek için, "Süt annelik yapar mısın?" diye sorduğunda; anne sütü şifadır, faydası dokunsun diye buzluktaki sütleri göndermeyi kabul etmiştim. Demek ki sadece süt yeterli değildi.
Annem mutfaktan döndüğünde sesi titriyordu. "Acıyı bir tek sen yaşamıyorsun," dedi işaret parmağını bana sallayarak. "Torunumu kaybetmek... bana da ağır geldi. O miniğimin giyemediği kıyafetlere baktıkça kalbim eziliyor. Bu iş sana iyi gelecek, bunu hissediyorum. Hem sadece bir yıl."
"Sevde," dedi babam. "Kızımız acı çekiyor. Ona bunu zorla yaptıramayız."
Sözler havada asılı kaldı. Sonra kapı açıldı, Fatih içeri girdi.
"Yeter!" dedi. "Kendi fikrinizi söylüyorsunuz sürekli. Ablama sorun. Kararı verecek olan o."
Bütün gözler bana döndü. Bir bebeğin hayatına ortak olacak, başka bir yaşamın kapılarını aralayacak güçte miydim, bilmiyordum. Ama kim bilir, belki bunlar dikkatimi dağıtacak ve bebeğimin acısını daha az hissedecektim.
Yutkundum. "...Kabul ediyorum."
Zavallıydım, evet. Kaybedecek hiçbir şeyim yoktu. Ne için yaşadığımı bile bilmiyordum. Pusulamı kaybetmiş, sisli bir okyanusta sürükleniyordum. O bebek de öyle değil miydi? Sevgisini, kokusunu, annesini kaybetmiş... Acıyı daha hiç tatmamış bir ruhla yaşamaya çalışıyordu. Bu ona eşlik etmek için yeterli bir neden değil miydi?
Annem ve Kiraz teyze ağlamaya başladı. Fatih başını omzuma dayayıp titredi. Babam yanıma gelip sarıldı. Artık evde yeni bir tablo daha oluşmuştu: Gözyaşları Dinmeyenler Tablosu.
"Emin misin?" dedi babam.
Eski günlerdeki gibi yanağına küçük bir öpücük kondurdum. "Arkamda sen olduğun sürece... evet."
Fatih beni gıdıklamaya çalıştı. "Dur, yapma!" diyerek başını kollarımın arasına aldım. Bu oyunu pek sevmezdi ama şimdi bozmaya niyeti yoktu.
"Her zaman yanındayız," dedi babam. "Tek isteğimiz senin mutlu olman."
Hepsine birden sarıldım. "Teşekkür ederim."
Kiraz teyze gözyaşlarını silip telefonu gösterdi. "O zaman arıyorum."
Derin bir nefes aldım. "Tamam."
Bu bir tercihti. Ve artık ne olursa olsun, yeni sınavları karşılamaya hazır olmam gerekiyordu. Acının üzerine başka acılarla gitmek... tuhaf bir biçimde daha kolaydı. Bu cesaretin bana yeniden nefes olmasını umuyordum.
YOU ARE READING
Görevimiz Mutluluk
RomanceBebeğini kaybeden acılı bir anne ve bebeğine süt anne arayan terk edilmiş bir babanın aşk ve ihanetlerle çevrelenmiş sıra dışı sürprizlerle dolu hayat hikayesi. "Hiçbir şey göründüğü gibi değildir." Keyifli okumalar...
