''GÖNÜL BAĞI''
Gönül viran elinde bağ imiş,
Bostanında sürgün imiş,
Kardeş dediğin ehli dünyada,
Sırtını yasladığın dağ imiş.
''Her kavuşma bir ayrılığın, her ayrılık bir kavuşmanın habercisi midir sahiden?'' Sorusu içine düştü Kenan'ın önce.
''Bozkırda tüm kavuşmalar ayrılık getirir.'' dedi Veysel, gönüllerinin abisiyle denk düştüğünü bilmeden.
Aynı gökyüzü altında, nasıl ayrı düşerdi gönüller? Nasıl ayrılırdı birbirinden dal ve çiçek? Abi, kardeş hiç ayrılabilir miydi ki?
Ya da birleşebilir miydi acaba?
''Hayat bilinmezlere gebe.'' dedi Kenan, pencerelerinin ardından gökyüzüne bakarak.
''Hayat, bildiği yerden acıtır insanı.'' dedi Veysel yaşlı gözerini bir kaldırımda tek başına silerken. ''Bilinmeyen yerleri de, başka acıları getirir yanında.''
Sahi ne diye gönlüne bir ağırlık çökmüştü Kenan'ın şimdi?
''Hayat, seni bir çıkmaza sokacağı an olağanca ağırlığıyla yüreğine kara bulutları çöktürür.'' dedi Kenan, ayakları onu evin dışına atmıştı. Nedeni bilinmez, görünmez bir ipin onu çektiğini hissediyordu.
''Hayat, her yönü çıkmaz sokağa çıkan bir yoldur.'' dedi Veysel, soğuk kaldırımdan olağanca gücüyle ayağa kalkarken. ''Bu yüzdendir ki bozkırda her yol ya meydana ya Gönül Dağı'na çıkar, insanı camdan bir kafesin içinde özgür hissettirebilmek için.''
Bozkırın gece karanlığında seçme şansı olmadığını bilerek ilerledi Veysel. Bozkır ona yolunu gösterirdi zaten. Hep öyle yapmıştı, bozkırın kalemi Veysel'in yolunu kendi elleriyle çizmişti.
''Yalnızlık, hayatın bizi kendi elleriyle attığı dipsiz bir kuyudur.'' dedi Kenan, onu çeken görünmez ipin ucundan köşeyi dönerken. ''Ve insan, o kuyudan kurtulmak için bi'çareyi bekler çaresizce.''
''Eğer Yusuf değilsen, kuyudan kurtulmak nasip değildir.'' dedi Veysel, bozkırın yolundan devam ederken. ''Çaresizlikler içinde çürür gider insan sessizce.''
Ve bozkırın yolu, Kenan'ın ipiyle birleşti. Bozkır bağlamıştı onları. Bozkır ayrılık da yazmamıştı kavuşma da çünkü ehli dünyada kavuşma da ayrılık da bağlanmayanlar için yazılırdı hep. Öte iki uçta da olsa, kardeş dediğin kopmazdı.
Yusuf'la Bünyamin gibi, Hasan'la Hüseyin gibi daima birbirinin ardında dururdu. Yanında dururdu. Çünkü kardeş dediğin bir madalyonun iki yüzü gibi, bir dağın iki yamacı gibi; tek ve bütündü.
''Veysel...'' dedi Kenan, gecenin karanlığında, bozkırın meydanının orta yerinde gökteki aydan daha parlak hüzünle bakan Veysel'e.
Veysel ne diyeceğini bilemedi. Abi mi diyecekti? Doktor bey mi deseydi? Kenan bey? Hangisi? Sahi kimdi bu 'adamın biri'?
''İyi geceler.'' dedi, kim olduğunu bilmediği abisine.
Yanından geçip gitmek isterken kolundan tuttu Kenan. Göz göze geldiler ehli dünyada gönül bağıyla bağlı lakin bu bağdan habersiz iki kardeş.
''Veysel...'' dedi bir daha Kenan, daha kardeşi olduğunu sindirememişti belki ama gözlerinin ardındaki hüzün yeterdi onu bağrına basmasına. Zaten Yusuf da Bünyamin'inini abisinin ardındaki hüzünden tutmamış mıydı?
''Efendim?'' dedi Veysel; gözlerinin ardındaki hüzünden tutacak, onu hapsoldukları kuyudan çıkaracak abisine habersizce.
''Biz seninle konuşamadık hiç.'' dedi Kenan, dalına konan kuşu ürkütmekten korkar gibi. ''Birbirimizi hiç tanımadık şu olaylardan.''
