Salonundaki krem koltukta yatıyordu. Elinde bitmek üzere olan kırmızı şarap şişesi vardı, salon dağınıktı. İçki şişeleri, kadehler, kıyafetler odaya hakimdi. Kumral kadın bu kargaşanın içinde yarı baygın bir şekilde yatıyordu. Üzerindeki siyah bol tişörtü kaç gündür giydiğini bilmiyordu, tek eli koltuktan sarkmıştı. Parmaklarını yarım yamalak sardığı şarap şişesinden çekti, şişe yere düştü. Parçalanmadı fakat içinde az da olsa kalan şarap yere döküldü, kahverengi halı kırmızılaşırken o bunu umursamadı. Ayağa kalktı, başı fazlasıyla dönüyordu. Güçsüz adımlarla banyoya yöneldi.
Aynadaki görüntüsüne karşın yüzünü buruşturdu. Kumral kısa saçları dağılmıştı. Yaklaşık bir hafta önce yaptığı makyajı yüzünün her tarafına akmıştı, ressamın sinirini çıkarmak için karaladığı sonra bir köşeye attığı bir tuvale benziyordu. Öyle değil miydi zaten? Hep kısa amaçlar uğruna kullanılıp kenara atılmıştı. Gözleri şişmişti. Musluğu açtı, soğuk suyu yüzüne bir kaç kez çarptı. Islak ellerini ince boynuna götürdü, su damlalarının boynundan akarak bol tişörtünden içeri süzülmesine izin verdi. Bir duşa ihtiyacı vardı, soğuk bir duşa. Kıyafetlerini bir çırpıda çıkarıp duşa kabine girdi. Soğuk su bedeniyle buluştuğunda irkildi. Soğuk suyun altında ne kadar kaldığını bilmiyordu. Dakikalar, saatler, günler, aylar... Son bir haftadır zaman kavramını yitirmişti, terk edildiğinden beri zaman kavramını yitirmişti. Duştan titreyerek çıktı, ilk bulduğu havluyu zayıf bedenine sardı.
Tekrar salona geçti, dağılmış içki şişelerine basmamaya özen göstererek koltuğa ulaştı. Gözü cep telefonuna kaydı. Sayılamayacak kadar çok aramıştı onu bu bir hafta içinde, sayılamayacak kadar çok mesaj atmıştı. Yalvarmalar, küfürler, vaz geçişler ve geri dönüşler. Mesajları okumuyordu bile. En çok yaralayan da buydu.
Odasına gitti, ilk bulduğu şeyleri giydi. Nefes almaya ihtiyacı vardı, sarhoş ve ağlayarak geçirdiği bir haftanın sonunda dışarı çıkmaya ihtiyacı vardı. Cep telefonunu ve anahtarlarını aldıktan sonra botlarını giydi ve evden çıktı.
Londra'nın soğuk havası kırbaç gibi bedenine çarptı. Saatin kaç olduğunu bilmiyordu, hava karanlıktı. Nereye gideceğini bilmeden yürüdü, tanıdık sokaklardan geçti. Soğuk havaya aldırmadan yürüdü. Ela gözlerini gökyüzüne çevirdi, parlayan güzel yıldızlara. Onun için parlıyordu yıldızlar, aşkı için. Gülümsedi, eskiden terasında yıldızları beraber izlerlerdi.
Yürümeye devam etti, tanımadık simalarla karşılaştı karanlık sokaklarda, en sonunda ayakları onu şehirde en sevdiği yere getirdi. Küçük bir kahve dükkanına. İçeride her zaman olduğu gibi tek tük insan vardı. Yavaş adımlarla içeri girdi. Dükkanın kapısını açtığında çalan tanıdık zile karşın gülümsedi, içerisi dışarıya göre fazlasıyla sıcaktı. Tezgahtaki kadına başıyla selam verdi. Gözleri o tanıdık masayı aradı, kimse oturmuyordu. Oraya yöneldi, oturdu.
Her şeyin başladığı masada oturuyordu. Onunla tanıştığı masada, o anı tekrar yaşamak için gözlerini kapattı.
yine çok spontane yazdığım bir hikaye, anlık hislerimle oturup bir kaç bölüm yazdım ve düzenlemeye de üşendim açıkçası bu bölümü. Tam istediğim gibi olmadı ama hikayenin kalanına şans vermek istiyorum o yüzden yayınlıyorum. İyi okumalar.
YOU ARE READING
pretty when you cry |daddy issues
RomanceHer şeyin başladığı masada oturuyordu. Onunla tanıştığı masada, o anı tekrar yaşamak için gözlerini kapattı.
