"Bu şarkı geçmişi yanında taşıyor,
Gözyaşları, hırkamın üzerinde,
Ne zaman ikinizi beraber görsem,
Yatağımda ağlıyorum.
Aşkı sikeyim, hepsi yalan.
Uyuyamıyorum, ölmeyi tercih ederim,
Gözlerindeki o bakışı görmektense.
Sevgilin olmayışım berbat, fakat-"
Aşağıdan gelen bağırtıyla çalmayı ve söylemeyi de bırakmıştım, bir oflama eşliğinde gitarı kucağımdan indirip yatağa yaslarken ellerimi saçlarıma geçirmiş, bıkkın bir ses çıkarmıştım. Tutamlarımı çekiştirmiştim, deli olacaktım, delirmiştim resmen. Birkaç saniye nefeslenip gözlerimi ovuşturduktan sonra hâlâ açık olan kayıt cihazını durdurdum, zaten siktiğimin makinesi bir yerden sonra sarmaya başlıyordu, berbat olacağı başından belliydi. Saçlarımı geriye atıp yatak başlığına yaslandığımda masadaki tükenmez kalemin kapağını dişlerimin arasına sıkıştırarak yazdığım sözleri bir kez daha okudum. Nakaratın melodisi dudaklarıma dolaşırken etrafta gezdirdim bakışlarımı, bekledim, bekledim, zihnim çalıştı durdu, sonra gözlerim kısıldı, kalemim kağıdın üstünde hareketlendi.
"Bence gerçekten havalısın."
Noktayı koyduğum an penceremden bir tıklama sesi gelmiş, başımı yavaşça çevirmeme sebep olmuştu. Doğru duyup duymadığımı ölçüp tartarken ince bir tık daha duyulduğunda yataktan kalkıp pencereyi kaldırdım yavaşça, aptal çocuk o sırada bir taş daha atmış, neyse ki bir yerim yarılmadan yakalamıştım. Parmak ucu kadar minikti. Gözlerim sorgular bakışlarla aşağıda sırıtarak dikilen çocuğa kaydı, bir an gülümsemeden edemedim.
"Gelsene." Fısıltı şeklinde seslendiğinde dirseklerimi pencerenin kenarına yasladım, başımı eğip dışarı çıkardım. Hafif bir rüzgar vardı, tenime serinlik ve ferahlık getirmişti.
"Yine nereye?"
"Karavan."
Kısa bir duraksama, düşünme, pek işlevsiz ve mantıksız yaptığına bahane bulma süreci, onaylar bir baş sallayış. Aynı diyaloglar, aynı rutin. Jeon çocuğu dikildiği yerde beklerken üstüme özensiz bir şeyler geçirip şarkı sözlerini yatağın altındaki çekmecelerden birine teptim. Kasetçalardaki bozuk kasedi çıkarıp yerine rastgele bir Green Day koymuş, sesini yükseltmiş ve bir ayağımla yataktan destek alarak dışarı süzülmüştüm. Pencereyi dikkatlice indirirken masamdaki minik kuş biblosunu kapanmaması için aralık yere sıkıştırmış ve sırtını yüzüncü kez aşındırdığım için içimden bir kere daha özür dilemiştim ondan. Çatıdan temkinle ilerleyip aşağı atladığımda Jeon elleri ceplerinde beni izliyordu. Alaylı bir gülüşle aralık pencereme bir bakış atmış, ertesinde beni süzmüştü. Gözleri baykuş desenli çoraplarımdan başka bir şeyi olmayan ayaklarımda oyalanırken, "Böyle mi geliyorsun?" dedi başıyla işaret ederek.
"Geçerken Converse'larından birini alırım." dedim yürümeye başladığında.
"Başka?"
"Kırmızı olan tercihim."
"Daha beklersin."
Parmak uçlarımda yükselip sertçe omuz atmıştım ama tek yaptığı gülmeye devam etmek olmuştu. Beni ciddiye almamasından ve her şeye gülebilmesinden nefret ediyordum, tıpkı ona benziyordu. Tıpkı onun gibi içiyor, kafayı çekiyor, canının istediğini yapıyordu, kimin ne düşündüğü umrunda değildi. Yanımda duracak son kişiydi belki de fakat saat gece yarısını geçerken ayağımda kirli kırmızı Converse'ları vardı. Uçlarını ağır ağır toprağa sürtüyor, sessizce etrafımı izliyordum, her zamanki gibi. Ateş her zamanki gibiydi, oturduğum rengi solmuş yeşil kanepe, sekiz kişinin yaptığı bir dünya gürültü ve yine Jieun'un poker yüzüne yenik düşen Raphael'in yakınmaları. Bir de o, her zamanki gibi. Devamlı gülerek bana bunu daha seyrek yapmasını dilettirmesi her zamanki gibiydi. Kafamda yazdığım şarkının sözleri dolaşıyordu.
