Baharatlar-5

397 14 8
                                        

Keyifli okumalar...

Gün batmaya başlarken ufuk çizgisinde güzel bir turuncu bırakıyordu. Bizi hergün işe götürüp getiren minibüsün içinde elimde nemli topraklı bir şey tutuyordum. Milyon değerinde bir şey. Bu bir altın yada platin yada elmas değildi. Bir bitkiydi elimde tuttuğum basit her zaman evinizin küçük topraklığında gördüğünüz bitkiler gibi bir bitki ama aralarında birkaç fark vardı. Elimde tuttuğum bitkinin kökü ve gövdesi yarısı pancar renginde bir kırmızıydı ve resmen parıldıyordu. Ayrıca bu diğer kendi bahçenizde yada komsunuzun bahçesinde gördüğünüz bitkilerden çok daha zararlıydı ve çok daha ölümcül.

Arabanın tekeri bir taşın üstünden geçtikten sonra gelmek üzere olduğumuz anladım çünkü merkezin yolu kimsenin girmek istemeyeceği kadar taşlıydı. Araba geçirdiği yılların verdiği yetkiye dayanarak sarsılarak durduğunda oturduğumuz arka bölmenin kapısını açtım minibüs elden geçse bir ambulans olabilirdi diye düşündüm. Gereksiz düşüncelerimden sıyrılmama neden olan kapılar açıldığında bizi boşluğun karşılıyor değil bir kalabalığın karşılıyor olmasıydı. Başkan ve yetmeleri bizi beklemişti alay dolu bir fısıltılı yorum yaptım.

"Ne büyük incelik" dediğimde yanımda Eylül dudaklarını birbirine bastırdı. Karaca'nınsa her zamanki alaycı gülümsemesi yüzündeydi Çağrı'ysa akşam olduğunu yeni hatırlamış gibi gözlüğünü katlayıp tişörtünün yakasına geçirdi. Olcay hemen yanımda bittiğinde gözlerinden heyecan geçti.

"Buldunuz mu?" dediğinde sıktığım elimi açıp içindeki yeşilliği ona gösterdim aslında belki tek bitki işe yaramaz diye birkaç tane almıştım ama onları cebime atmıştım.

"Hemen laboratuvara geçelim." Diyip yürümeye başladığında onu seri adımlarla takip ettim.

Bembeyaz badanalı laboratuvara geldiğimizde içimde tuhaf bir çoşku vardı. Herkes sessizliğini koruyordu, gözlerim yanımda duran Eylül'e kaydığında bembeyaz olan teninin iyice kül rengine döndüğünü gördüm. Sağ elimi beline değdirerek isterse bana yaslanabileceği sinyalini gönderdim ona. Oda hemen bel boşluğunun arkasında duran belime hafifçe yaslandı. Zaten ayakta zor duruyor gibiydi. Arkamızdan Çağrı ve Karaca'da laboratuvara girdi tam başkan ve yancıları girecekken Karaca hiç de nazik olmayan bir tavırla kapıyı kapatmaya başladı. Tam kapanacakken başkan eliyle kapıyı tutmaya çalıştı ama görünüşe göre Karaca daha güçlüydü.

"Burada bir araştırma yapmaya çalışıyoruz" dedikten sonra kapıyı çarptı. Gülerek ona baktım.

"Ondan hiç hoşlanmıyorum." Bana doğru konuşunca omuz silktim. Olcay bitkiyi istediğinde elimde tuttuğum otu masaya bırakıp elimi,yapışan topraklardan kurtarmak için silkeledim. Olcay ancak beş santim uzunluğundaki bitkinin üstüne çeşit çeşit sıvı dökerken Eylül'ü hafifçe laboratuvar sandalyelerinden birine ittim. Hiç itirazsız oturdu garip ama insanların bana itiraz etmesine alışmıştım ve onun tek kelime etmeden dediklerimi yapması hatta ben demeden hareketlerimden anlayıp yapması garibime gidiyordu. Aynı zamanda hoş bir duyguydu.

Sonunda Olcay bitkiyi yerleştirip gözünü mikroskoba dayadığında artık sabırsızlanmaya başlıyordum. Bir süre baktıktan sonra hırsla kafasını geri çekti. Herkes sorar gözlerle ona bakıyordu.

"Hiçbir şey yok! Hiçbir şey göremiyorum bu sıradan bir bitki" dediğinde Karaca'yı kızdırmıştı.

"Şaka mı bu? Bizi o aptal yere sıradan bir bitki için mi gönderdiniz?" yüzü iyice halden hale girmiş Eylül'ü işaret edip bağırmaya devam etti.  "Bu kız o sıradan bitki için mi ölümden döndü? İki kilometre koştuk o yeşillik için! Şimdi o otu ne yap biliyor musun? Dön..." konuşmanın çok farklı yerlere gideceğini anlamıştım. Karaca gerçekten kızmıştı ve artık küfüre baş vuracaktı hemen yanına gidip kolunu tuttum. Aynı anda Çağrı'da gülümsemesini bastırırken Karaca'nın omzuna dokundu.

Eylül EtkisiWhere stories live. Discover now