40. Bölüm

2K 117 17

İste yb! Biraz geç oldu farkindayim ama kusura bakmayin. Ve lütfen oylamadan ve yorum yapmadan geçmeyin. Umarim begenirsiniz. Keyifli okumalar

*** Bu arada Multimedia da Marcus var. (Ian Bohen) :)))

Yeri kaplayan yoğun sisten burnumun ucunu dahi göremiyordum. Her yer o kadar karanlık ve pusluydu ki, kendimi daracık bir kutunun içine kilitlenmiş gibi hissediyordum. Yaptığım tek şey gözlerimi, esen rüzgâra karşı kısarak adım atmaktı. Rüzgâr esmesine rağmen kapalı bir ortamda olduğumu biliyordum. İçimden bir ses buraya daha önce geldiğimi fısıldayıp duruyordu ama bir türlü çıkaramıyordum.
Durup kör karanlıkta etrafıma bir göz gezdirdim. Görüntü net olmasa da etrafımı çevreleyen duvarların üzerindeki yosun tabakalarını fark edebilmiştim. Bir anda dank etti. Bir mağaradaydım. Üstelik sıradan bir mağarada falan da değildim...Carter'la birlikte yeraltı dünyasına girmek için kullandığımız o iğrenç mağaradaydım. Tanrılar biliyor ya nefret ediyordum buradan. Ve su anda buradan çıkmak için ne gerekiyorsa yapmaya hazırdım.
Kendimi toplayıp derin bir nefes aldığımda ciğerlerime dolan iğrenç küflü kokuyla yüzümü buruşturdum. Burada daha fazla kalamayacaktım. Mağaranın çıkışına doğru koşar adım ilerledim. Bir kaç dakika sonra çıkışa geldiğimi işaret eden parlak ışıklar gözümü kamaştırmaya başlamıştı. Bir iki adım daha attığımda artık sarı ışıklar etrafımı sarmalamaya başlamıştı. Ve durduğum yerden yas tarlalarını görebiliyordum. Oraya gitmeliydim. Neden bilmiyordum ama sanki yeraltı dünyası beni kendine doğru ısrarla çekiyordu. O kadar güçlü bir çekimdi ki bu, karşı koymak neredeyse imkansızdı. Tekrar teredütlü bir nefes aldığımda bu defa ciğerlerime dolan hava küflü ya da rutubetli değildi. Tam tersine taze ve huzur doluydu. Kendimi canlı hissettiriyordu. Özgür hissettiriyordu. Harikaydı bu. Sanki uçabilecek kadar hafiflemiştim.
Gülümsedim ve yüzüme doğru esen serin, tatlı rüzgârın peşinden gittim. Diğer bir değişle öteki yaşantıma doğru ilk adımımı attım. Mağaradan çıktığımda yüreğime adeta soğuk sular serpilmişti. İğrenç mağarayı düşünmeyi bırakıp etrafa bir göz attım. Güneş batmak üzereydi ve turuncu güneş ışınları parlak şeritler halinde her yeri kuşatmış olan sarı otlara yansıyordu. Uğrunda ölünebilecek kadar güzel bir manzaraydı. İçim huzur doluydu, herşey mükemmeldi ama sanki eksik olan bir şeyler vardı. Ne olduğunu bir türlü anlayamıyordum ama kendimi eksik hissediyordum. Rüzâr tekrar estiğinde bu defa kulaklarımı dolduran bir fısıltı ile düşüncelerden sıyrıldım.
"Gel...."
Kutsal iblisler! Az önce rüzgâr benle konuşmuşmuydu?
"Gel, ...yeni evine gel."
Tanrılar! Rüzgâr benle konuşuyordu! Ama işin asıl tuhaf yanı bunun beni ürkütmemesiydi. Aksine beni kendine çekiyordu. Korku yoktu, üzüntü yoktu, heyecan yoktu...
İşte eksik olan kısım buydu! Hiçbir şey hissedemiyordum. İçim bom boştu. Sanki sarhoş olmuşum gibi hiçbirşeyi umursamıyordum. Mayhoştum. Peki böyle olmayı istiyor muydum?
"Mia!"
Kulaklarımı çınlatan bir bağırma sesiyle yerimden öyle bir sıçradım ki, az kalsın kıç üstü yere düşüyordum.
"Mia, dur!...lütfen dur..."
Kutsal iblis kıçı! Bu sesi tanıyordum. Hem de çok iyi tanıyordum. Ama onun burada ne işi vardı? Burada olmamalıydı. Hızla arkamı döndüm.
"Carter?"
Gerçektende oydu. Carter mağaranın çıkışında dikilmiş bana sesleniyordu. Mavi gözleri solgundu ve göz altlarında mor halkalar oluşmuştu. Tam anlamıyla dağılmış görünüyordu ama tuhaftır ki bana bu hali bile hiç bir erkeğin olamayacağı kadar yakışıklı geliyordu.
Yutkunup, konuştum.
"Carter, burada ne yapıyorsun?"
"Geri dön, Αυτο μοu...hemen geri dön. Vakit daralıyor. Geri dönmelesin! Biliyorsun, senden başka kimsem yok. Seni kaybedemem."
Kelimeler beynimde yankılanırken, gözlerimin önünden binlerce görüntü geçti. Dominic'in beni vurması, kendime ve Carter'a verdiğim söz, Carter'ın beni telaşla taşıması, beni sürekli sarsıp gözlerimi açmam gerektiğini haykırması....herşey.
Ulu tanrılar! Ben ne halt yiyordum burada? Böylece pes edip- bırakıp ölecek miydim? Hayır hiç sanmıyorum.
Birden sertçe esen rüzgârla düşünceler kafamdan uçup gitti. Az önceki o tatlı tatlı esen meltem şimdi adeta bir kasırga gibi kükrüyordu. Ssçlarım tutamlar halinde savrulurken vaktimin daraldığını anlamıştım.
Popomu kaldırıp var gücümle mağaraya doğru koşmaya başladım.
"Başarabilirsin Αυτο μοu. Koş... Arakana bakma."
Carter beni cesaretlendirirken rüzgâr gittikçe daha da güçleniyordu ve koşmak benim için çok daha zor hale geliyordu. Ama pes edemezdim. Ölmek benim için bir seçenek değildi. Daha hızlı koşmaya başladım. Mağaraya varmama santimler kalmıştı ki, bileğimi kavrayan dev gibi bir el beni öyle bir çekti ki, dengemi yitirdim ve yüz üstü yere kapaklandım. Tanrılar aşkına konuşan rüzgârın şimdi de eli çıkmıştı!
"Mia!!"
Bileğimdeki el beni sürükleyerek geri çekerken son anda Carter kolumu yakaladı ve beni geri mağaraya çekmeyi başardı.

Melezin GölgesiBu hikayeyi ÜCRETSİZ oku!