Bir insan için en zoru: Umursamamaktır, birisinin umurunda olmamaktır.

Biz bebekliğimizden, hatta doğmadan önce ki yaşantımızda bile ilgiye ihtiyaç duyduk. Çünkü bütün iyi davranışların, duyguların getirisiydi ilgi. Birisine nasıl davranıyorsak aynısını, bazen daha fazlasını isterdik. Bu bizi şımartmıyordu, aslında. Sadece değerli olduğumuzu kalbimizle hissedip yine aynı değeri vermeye çalışıyorduk.

Ve bazı, verdikleri değerin oranını bilemeyen; olaya tamamen hakim olamayan insanlar, şımardığımızı düşünüyordu.

Her şeyin fazlası zarar olabilirdi ama ilginin durumu biraz daha farklıydı; ilgiyi gören kişiye göre abartılı gelebilir fakat ilgiyi veren kişiyse, yaptığından memnundur, yeteri kadar veya daha fazla değeri hakkettiğini düşünür.

Ama ilgiyi gören kişi bazen bencillik yapabilir...

Çünkü değerli olduğunu hissettiren kişinin ne olacağını düşünmeden bırakmak, bencilliktir. Belki yalnızlık, üzüntü ve pişmanlıkları, hiç beklemediğini anda ağzına tepilmiştir ve senin bunu hissetmemen için elinden geleni yapacak ve aklından bile geçirmekten korkacak kadar iyi düşünceliydi.

Ama bunu umursamadan gitmek, sadece kendini düşündüğünü gösterir. Bu durumda aslında hayal dünyasında gibiler. Bizim hayatta kaldığımızı (yaşadığımızı) görmeleri bile, onların gözünde 'unuttuğumuzu' belirtirdi.

Fakat biz yapamazdık. O anılar, resimlerin hepsi kalbimizi sarmalar. Kalbimiz de sanki nefes alıyormuş gibi bu boğucu kaostan sıkılır, atamaz... Yalnızlığın sessizliği içinde her gün daha fazla düşünürdük aynı şeyleri.

Kimsenin içinde; hele onun yanında ağlamadığımız, gülümsememiz, iyi olduğumuzu gösterseydi eğer: kapağı mükemmel yaratılmış bazı kitap, bize boşluğu anlattmazdı. Ya da o kelimelerden yapılmış teknede bize eşlik ederdi.

İçten içe 'neden umursamıyor, neden geri dönmüyor, neden sarılmıyor?' diye haykırız onsuz bir yerde.

Ağlamayız onun yanında, bizi bırakan bencilin acıyacağını düşünmekten; haykıramayız onun yanında, kendini suçlu hissetmesine kıyamadığımızdan; gülümseriz onun yanında, güçlü olduğumuzu hissettirdiğini umarak...

Fakat duygularımız anılarımıza yenik düşer her defasında. Vazgeçtiğimizi yalan yanlış demeden haykırır davranışlarımız, durduramayız. O bize baktığı gözleri, mutlu bir şekilde başkasına bakarken anlarız; bizi iyi tanımadığını.

Çünkü biz her zaman, gözlerimizde bir savaşçı bıraktık: elinde 'sarılmasını', 'her şeyin sahte olduğunu' gösteren kocaman pankartla, fark etsin diye sallanan küçük elleriyle. Sen gör diye, savaşmadı o anılarla. Hiç umudunu kesmeden gözlerimde haykırdı, korktu; bu savaşın son olup anıların olmadığı tek yeri, gözlerimi alacağından.

Fakat sen bütünü gördün, görüyorsun; savaşçı hala yaşıyorken gelmelisin: eğer inanmıyorsan, benim yalnız olduğumu sandığım yere gizlice gel, dinle haykırışlarımı içime attığım ve senin beklediğin ağlamamı.

Madem ne hissettiğimi yanlış yorumlayacak kadar beni tanımıyorsun, yap bunu. Fakat asla bana acıma, eğer verdiğim değerin bir parçasını bile hatırlıyorsan, ona bir borç olarak düşün ve yapma bunu.

Çünkü biliyor musun?
O asker başarısızlığından daha çok, yanlış anlaşılmayı sevmiyor.
Ve yine biliyor musun?
Gözlerimdeki asker tek bir beden değil. Benim anılarla sarmalanmış kalbimin istediği her bir yaşama belirtisinin beden bulmuş hali.

Run To Death .:. JileyBu hikayeyi ÜCRETSİZ oku!