5, Kum yutmuş.

3.4K 275 274
                                        

1- Gloaming, Angus MacRae.
2- Ground, Julia Kent.
3- Cassia, Life as a Moon.

Ocak ayının yedinci günüydü. Erken gelen şitâ, aslının gelmesiyle hiddetlenmişti âdeta. Günün çeşitli vakitlerinde, birkaç saat kadar süren kar fırtınaları peyda oluyordu. İçimdeki çölün kumu bu fırtınalarla şahlanıyor, kışın bir ömür bana getirdiği tüm ağrılarla boğazıma diziliyor, beni boğuyordu. Durmaksızın kum kusuyordum, ciğerlerimi sarmış çiçeklerin dikenlerini kusuyordum; dermansız bir hastalığın pençesinde her geçen gün ölümü yaşıyordum lakin göğsümden koparan her şeye, her zayiata rağmen hayatı seviyordum. Yaşamayı, kar fırtınasında kapı önünde durmayı, bir ağacın pütürlü yüzeyine dokunmayı, okyanusun kayalıklara vuran metcezrini seyretmeyi, bir yakamoza rastlamayı, ölecekmişim gibi hissettiren ağrıyı dahi seviyordum. Ben fırtınaları dahi seviyordum.

Günler haftaları kovalamışken süregelen fırtınalarda yalnızlığımla yoğrulmuş, seneler evvel aynı pencerenin önünde soğuk bedenine sarıldığım annemin hatıralarıyla bir kez daha yüzleşmiş, akıl sağlığımdan bir parça daha yitirmiş, bu süreçte yemeden içmeden kesilmiştim. Şitâya pek tabii, aksi iddia edilemez bir biçimde aşıktım lakin doğaya yer yer sökükleriyle örttüğü kusurlu beyazlığın hassas hislerim için bir kefen olduğu gerçeğini de kenara bırakamıyordum bir türlü. Şitâ beni mutlu ediyordu, şitâ beni huzura kavuşturuyordu fakat şitâ beni hastalıklı zihnimle yalnız bırakıyor, hatırımın beni öldürüşüne önayak oluyordu. Sevdiklerim benden hep şitâ vakti gidiyor, zayiatlarım beni her daim şitâ vakti karşılıyordu. Ben her sene şitâ geldiği vakit dört, beş defa yas tutuyordum zira sevilenler şitâ vakti ölüyor, sevilenler şitâ vakti gidiyordu.

Öyle bir gündü ocak ayının yedinci günü de. Boğulmaktan, çırpınmaktan, hatırlamaktan yorulmuş biçare bedenimi hava alabilmek, yalnızlığın sivri pençesinden kurtulabilmek amacı gütmekle yola atmıştım. Henüz dinmiş fırtına, ardında postallarımın bileklerine kadar ulaşacak kalınlıkta bir kar birikintisi bırakmıştı. Adımladıkça o beyazlığı ayaklarım altında sıkıştırıyor, çamurumla kirletiyor, küçültüyor, buzlaştırıyordum. Kar bana karşı çıkıyor, baş kaldırıyor, kin güdüyor, kayganlaşarak dengemin depremi olmaya çabalıyordu. Çabası boşa gitmedi, bir defa dalgınlığımdan ötürü düştüm. Sonra kalktım. Kendime gülmedim, kendime üzülmedim de. Canım yandığıyla kaldı, düştüm, kalkabildim. Gururlandım.

Kilisenin çanları kulağıma net bir biçimde çalındığında yolumu önünden geçirmek istedim lakin sonrasında bu isteğime karşı çıktım, yürümeye devam ettim. Kar yağdığı vakit koca cihan yavaşlar, tüm sesler kesilir, sanki kar tüm kaosu bünyesinde gizleyiverirdi, onu dinledim. Kar yavaşlayıp kaosu yağmayı bırakır olduğunda ise sanki kaos aniden iyileşir, eski gücünü kazanır, hayatıma giriverirdi. O ocak sabahı da öyle bir hissiyatla düşmüş, öyle bir hissiyatla telaşı duyumsamıştım. Birkaç saat evvel kaosun, şitânın bünyesinde yoklaştığını bilerek.

Acelem varmış gibi, işime koşturur gibi okyanus kenarına doğru yürüdüm. Kar yağışlarının havayı yumuşatması gerekse de hava soğuktu, ziyadesiyle soğuktu. Kabanımın altından tenime ilişiyor, bir aşığın oyunbaz ısırıklarını bırakıyordu, ben de izin veriyordum, açılan belimi düzeltmiyordum. Üşüyordum, üşüdükçe sıcak evimin, kırmızı battaniyemin hayalini kuruyordum. Sahip olmadığımı özlüyordum.

Öylece rotamı belirlemiş ilerlerken, limanıma da yakınken bir direk üzerine çivilenmiş yazıya ilişti gözlerim. Güneş tutulması olacağını yazıyordu, belirttiği üzere tutulma o gündü. Güneş hâli hazırda kar bulutlarından ötürü giz olsa da anılarıma gün doğdu, anılarım ışıdı zihnimde.

kayraHikayelerin yaşadığı yer. Şimdi keşfedin