4, Çöl.

3.4K 305 459
                                        

1- Für Alina, Arvo Pärt, Alexander Malter.
2- Midwinter Dream, Jean Bell.
3- Dumbledore's Farewell, Nicholas Hooper.

"Tuhaf bir kaygının tüm bedenime işlediğini duyumsuyorum; sorunlu varlığımın geleceğinin korkusu mu bu, yoksa kendi tasalarımın yarattığı huzursuzluk mu? Böylesi takıntılarla yaşamayı sürdürebilecek miyim? Tüm bunlar yaşam mı, yoksa anlamsız bir düş mü? Hani içimde bir iblisin grotesk fantezisi biçimleniyor gibi. Kaygım bir kıyamet yaratığının bahçesinde biten bir çiçek değil mi? Bu dünyadaki tüm şeytani güçlerin kaygıma üşüştüğünü düşünüyorum -pişmanlıklar, alaca karanlık görüntüleri, üzüntü, gerçek dışılık, hepsi bir arada. Bunlarla evrene yayabileceğim şey kesinlikle bir ilkbahar kokusu değil, büyük bir çöküşün tozu dumanı yalnızca."*

Soluduğum nefesi zehir addettiğim bir kış akşamüstüydü, gözlerim ellerimin süsü Umutsuzluğun Doruklarında kitabından ayrıldı, bir süre öylece satırları düşünerek koruluğu izledim. Ağaçların çıplak, kara teninin yırtık örtüsü kar durmaksızın valsine devam etti. İzledim. "Bir beyaz lerze, bir dumanlı uçuş" dizeleri düştü aklıma. Ellerim usulca kitabı orta sehpaya bıraktı, ayaklandım hemen ardından. Hiçbir şey düşünmedim. Ayaklarım çıplak, üzerimde incecik bir hırka, kapıya adımladım. Verandaya çıktığım vakit bir lerze alıverdi bedenimi, yüzüme çarpıverdi soğuk aniden, dudağım çatladı, hissettim. Kollarımı göğsüme sardım, derince soludum temiz, göğsümü donduran havadan.

İri gök parçaları aheste beste döküldü üzerime. Kirpiklerime ilişti birkaçı, evime buyur oldu, düştüğü yerde vadesini doldurdu. Ne zaman kar yağsa olduğu gibi, içime bir ferahlık düştü lakin beraberinde gelen boşluk hissini de görmezden gelemedim. Soğuk bedenimi olduğu kadar fikrimi de hissizliğe sürüklüyormuş düşüncesine kapıldım zira ne hüzün ne de öfke bulmadı göğsümdeki alışılageldik yerini. Yutkundum. Amacım yok gibi, aldığım nefes anlamsız gibi, bomboştu her şey. Dakikaları öyle öldürdüm. Sonra bir kristal burnuma düştü, düştüğü yerde öldü, kirpiklerimin kilidi kırılmışçasına örttüm gözlerimi. Gözlerimden yanaklarıma süzüldü iki inci tanesi, geçtiği yeri soğuttu, hissettim. Hissettim. Nefeslerim ağırlaştı, göğsüm ağrıdı bir anda.

Dokuz yaşındaydım sanki. Annem arka sokağa indiğim için azarlıyordu, kardı, kıştı, kıyametti, kayıp düşmüştüm, özürler diliyordum, bir an sonra elleri saçlarımdaydı, okşadı, dizlerim yırtılmıştı düşmekten, temizledi güzelce, canım yandı, hissettirmek istemedim, ağzımı dahi açmadım, canım yandı, konuşmadım. Babam geldi, köşede, gülümsedi, "Biriciğim." dedi. "Yürümeden koşmayı öğrendin. Yaralar eksik olmadı senden. Bıktırma anneni daha fazla, her defasında korkmak yoruyor onu." Gülümsedim, üzüldüm, bir daha düşmeyeceğimin sözünü verdim. Babam o günün dördüncü yıldönümünde gitti, ben defalarca düştüm, yaralarım annemin göremeyeceği kadar giz, uğruna yorulacağı kadar büyüktü, sözünü etmedim. Ben otuz yaşımı böyle geçtim.

Ağlamadığım, düşmediğim ilk kış ilişti aklımın kuytularından fikrime. Yutkunmak eylemini yitirir oldum, soluklarım ölümüm oldu. Yönüne yüzümü döneceğim bir güneş aradım, köklerimin ulaşacağı bir su, bulamadım, kurudum.

Otuzu aşkın yaşımda edindiğim tüm anılar, tüm öğretiler boğuverdi el birliğiyle beni, ona tutundum. Beni boğmadı, beni kurtarmadı, benimle boğuldu. Okyanusun biricik oğlunu okyanus yuttu. Kayboldum. Kaybettim. Boğuldum ama ölmedim.

Aklıma birkaç satır düştü, koşar adım odama yöneldim, hü(ö)zün defterimi açtım, ellerimden mürekkep düşürdüm saman kâğıdına.

kayraHikayelerin yaşadığı yer. Şimdi keşfedin