Hikayenin ilk birkaç bölümünde, oldukça şımarık, pembe bulutların üstünde bir "kız çocuğu" olarak göreceksiniz ana karakteri. Büyük ihtimalle gıcık, burnu havada gelecek. Öyle zaten.
Eğer bu kız çocuğunun aşkla büyüyüp gerçek anlamda olgunlaşmasına tanık olmak istiyorsanız, okumaya devam edin..
Şimdiden ailemize hoşgeldiniz..
Sevgiler
-gulusunusevsinler ❤️

Her zaman yaşıtlarımdan birkaç yüz adım önde oldum.
Başarı? Helin'i geçemezsin.
Zenginlik? Karalar' ı geçemezsin.
Aile? Karalar sülalesinin adıyla Çin'de bile torpil yaptırtabilirsin. (Ciddiyim.)
Güzellik?
Bu soruyu düşünürken aynanın karşısındayım. Kahverengi, iki omzuma attığım büyük bukleli saçlarıma; düz, ince olmayan kaşlarıma; koyu, canlı yeşil gözlerime bakıyorum.
Güzelim. Hem de çok..
Her zaman kendime güvendim. Hep ulaşılmazdım; hem kızlar için, hem erkekler için. Tek arkadaşım, Pelin. Kız kardeşim.
Liseye henüz başlamış bu arkadaş, Allah'ın bana en büyük armağanı sanırım. 15 yaşında bir kız, nasıl bu kadar olgun olabilir, bilmiyorum. Umarım ileride çocuklarım teyzelerine benzer. Zira böyle olursa, on tane doğururum. (Doğurmam. Çatlaklara çözüm bulunmadığı sürece, do-ğur-mam.)
Pelin, benim sarışın versiyonum; açık renk , hacimli saçlar, benimkinden daha açık yeşil gözler, bembeyaz bir ten.. Annemize benziyor.
Ailem mi?
Annemle başlayalım.
Asude Karalar.
Annem, aslında gazeteci olmasının yanında zengin bir iş adamı olan babam Ahmet Karalar ile evlenince kelimenin tam anlamıyla bir "Cemiyet Hanımefendisi" olmuş. Asaletini her zaman örnek aldığım bu kadın, bana kalırsa babamla evlenmeyip azıcık daha beklese, bir kraliyet ailesine gelin gidermiş. Sosyal yaşantısında havalı, tarz ve gerçekten soğuk birisi annem. Bazı kadınların korkulu rüyası. Çünkü, öyle dobra ki, ummadığınız bir yerde sizi tek kelimesi hatta bakışıyla cümle aleme rezil edebilir. Annem, hayatımda düşman olarak isteyeceğim en son ikinci kişiydi sanırım. (Birincisini zamanla tanıyacaksınız.)
Aslında kötü bir insan değil, ama kusurlara tahammülü yok. Belki Pelin ve ben de bu yüzden bu kadar mükemmeliz.
Sosyal yaşantısında buzdağı olan bu kadın, eve gelince de değişmiyor. İlgisiz diyemem, bazı konularla hep ilgili oldu; Kilolarımız, egzersizlerimiz, günlük aldığımız kalori miktarları ve tabiki notlarımız..
Arkadaşlarımız, sevgililerimiz, sevinç ve üzüntülerimiz. Bunlar onun ilgi alanı dışında.
Babama gelince;
Ahmet Karalar.
Karalar Holding'in sahibi olan bu adam, 45 yaşında. Google bu beyefendi hakkında benden daha çok bilgi sahibi ama kısaca anlatayım;
Uzun boylu, beyaz saç ve sakallı, koyu yeşil gözlü bir adam.
Giyim kuşam onun için büyük önem taşır. Şirketinde gömleği ütüsüz adam barındırmaz. Kol düğmeleri gömleğinin kollarında değilse evden dışarı adımını atmaz. (Kol düğmesi koleksiyonu için bir odası var adamın.)
Her neyse. Karısı gibi sosyal hayatında soğuk olmasının yanında, Pelin ve bana karşı iyidir aslında. Sıcaktır, babacandır,korur, kollar. Problem şu ki, birbirimizi görmüyoruz. Pazar günleri kahvaltı dışında genelde karşılaşmıyoruz. O kahvaltılarda da konu biz değil, A kişisinin ikinci kocası, ASDFG ülkesinin parası, petrolü.
Açıkçası evde sıcak kanlı iki kişi var; Pelin ve Mualla Hanım. Hanım dememi annem istiyor, " Mualla Teyze " onun gerçek hali.
Doğduğumdan beri ilk bana, sonra Pelin'e bakan dadımız. Ben doğduğumda 30 lu yaşlarındaymış, aslında evlenebilirmiş ama, nedense burada kalıp bize bakmayı tercih etmiş. O da, biz de bu durumdan hiç şikayetçi değiliz.
Ve, Yarı'm;
Tolga Han Kurt (Han ayrı yazılıyor. Bu konuda takık.)
Benim gibi, zengin, mükemmeliyetçi ailenin, zeki oğlu.
Hukuk öğrencisi.
Bu adamda özel bir şeyler var. Zeki ama aykırı bir adam. Ona karşı çıkamazsın. Dediği yapılacak. Yapmadın mı? Ölürsün. Bir lafı bir kere söyler. Duymazsan? O senin problemin. Ulaşılmazdır, bulaşılmazdır.
Kadınları zayıflık olarak görür. (-dü. Bana kadar.)
Duygularını anlayamazsın. Onu, onun izin verdiği kadar tanıyabilirsin.
Nasıl mı tanıştık? İşte burası, bu hikayenin başlangıcı. Tolga Han ve Helin. Mükemmel çift.
Moda tasarım bölümü seçmek için haftalarca evde isyan çıkarmıştım. Öyle ki, durumumu anlasınlar diye İnstagrama bir hafta resim atmamış, evde EŞOFMANLA gezmiştim. Zaten durumun vahimliği burada anlaşılmıştı.
Sizin devasa diyeceğiniz, bana göre normal olan odamda, çift kişilik yatağımda oturuyorum, klasik pazar sabahı, saat 08:36. Bu demek oluyor ki, duşumu alıp, giyinip, kahvaltıya inmek için 24 dakikam var. Tövbeler olsun.
Ayaklarımı yataktan sarkıtıp tam aradığım yerde terliklerimi buldum. Bingo! Taşlı pofuduk terliklerimi ayağıma geçirip, ayağımı sürüye sürüye -umarım aşağı ses gidiyordur, düşüncesiyle- ebeveyn banyoma geçtim. Çok vaktim olmadığı için saçlarımı duşakabinde öne doğru atıp hızlıca yıkıyorum.
Çıkışta pembe, köşesinde "HK" harflerinin işlenmiş olduğu havluyu başıma sarıyorum.
Oradan giyinme odama geçiyorum. İşte bunalım burada patlak veriyor. Versace'ler, Valentino'lar, Gucci'ler, Burberry'ler.. Bana nerede olmak istediğimi hatırlatıyor. Bir gün insanların benim ürünlerimi almak için adlarını bir listeye yazdırıp, iki sene boyunca bekleyecekleri düşüncesi karnımda kelebeklerin uçuşmasına sebep olurken, aklıma bir fikir geliyor. "Aileni beyinlerinden vur, yapmayacağın bir şeyi yap." Ve yapıyorum, elim, giyinme odasının en kuytu köşesindeki dolaba gidiyor. Klasik hışır hışır rezalet kumaştan Adidas siyah eşofmanı elime alıyorum, üstüne mor bir Lacoste tişört kapıyorum üst raftan, altına da koşuda giydiğim mor Nike Airmax'ler.
Ve asıl bomba. Saçlarımı havludan kurtarıp, bir kuaförün kesip kesilen saçları postiş yapıp deli fiyatlara satmak isteyeceği o saçlarımı, bir lastikle tepede inek topuzu yapıyorum. Aynaya baktığımda gördüğüm kız Helin olamaz. "Hayallerin için Helin." Diyorum. "Hayallerin için.."
Kapıya doğru yönelirken kapıma ritmik bir şekilde vuruluyor. "Son 55 saniye ablacığım!" Ve sesisinin neşesine hiç de yabancı durmayan ayak seslerini duyuyorum, pıtır pıtır merdivenden iniyor.
"Hadi Helin." Diyorum, kapının kolunu yavaşça açıyor, çıktığım gibi kapıyorum. Çenemi dikleştirip, üstümde Giambattista Valli Couture bir abiye taşıyormuş edasıyla merdivenden ağır ağır inip mutfağa gidiyorum.
İçeri girdiğim an herkesi görmeniz lazım! Pelin ağzındaki çayı annemin suratına püskürtmemek için eliyle ağzını kapıyor. Babam bana kısa bir bakış atıyor, önüne dönüyor. Sonra aniden bir daha bakıyor. Hahahahayt!
Ve bomba cümle kendini Bihter Ziyagil sanan annemden geliyor;
"Helin'ciğim? Hasta mısın? Hasta olman saçlarına bunu yapmanı ger.."
"Anne. İyiyim. Sadece bir karar aldım. Moda tasarım okumayacaksam, giyim için özel çaba harcamaya gerek yok." Yerime oturuyorum. Annem her an bayılabilir, babam önünde fare oturuyormuş gibi bakıyor ve Pelin gülme krizine girmek üzere. Gözlerinden yaşlar geliyor. (Gülmekten.)
Ve yine bingo!
"Düşündüğün okulları önem sırasına göre yaz, bir liste yap. Bana iMessage olarak at. Hulusi'ye söylerim birkaç uzmanla birlikte tercihlerini yaparlar bugün." Diyor babam.
İşte bu, Helin Karalar'ın zaferi! SANMIŞTIM.
Aradan iki hafta geçiyor. Sabah 7'de uyanıyorum, swarovski taşlarla kaplattığım MacBook Pro'mu elime alıyor, kimlik numaramla sonuçları sorgulatıyorum, ve tüm olay burada.
"Tebrikler! Hedef Üniversitesi Hukuk Fakültesi'ni %100 burs ile kazandınız."
Hıa?
Yanlış kişinin hesabı mı diye bakıyorum sağ üst köşeye, Helin Karalar.
İşte moda tasarım hayallerim babam tarafından böyle sabote edildi, huzursuzluk çıkarıp kendimi attıracağımı bildiği için devlet üniversitesi bile yazmamış, rüşvetle her şeyi halledecek çünkü, adam zeki. Ben nasıl kandım bu oyuna! Salağın önde gideniyim! Neyse, en azından güzelim.

Aradan tatil bir şekilde geçiyor ve ben okulun ilk günündeyim, doğrusu, alışverişe giderken bile ne giyeceğimi daha uzun süre düşünürüm, ama bu sinir adamın seçtiği hukuk fakültesi zerre umrumda değil.
Ben pantolonların kadını değilim; eteklerin, elbiselerin kadınıyım. Pantolonu gerçekten nadir giyerim, ve bugün, o günlerden biri değil.
Çivit mavisi kalem bir etek giyiyorum dizimin hemen altında bitiyor, altına, Christian Louboutin siyah stilettolar giyiyorum. Eteğin içine Coco Chanel parfüm şişesi resmi taşıyan bir tişört sıkıştırıyorum. Dökümlü duruyor, aynadaki yansımamı her zamanki gibi beğeniyorum.
Üstüme kısa, siyah bir deri ceket alıyorum, motorcu tarzı, cool bir parça. Michael Kors siyah çantayı da omzuma takıyorum. Kıyafet tamam işte. Makyaj masamın karşısına geçiyorum, saçlarım elektriklenmesin diye fön çekmiştim zaten. Saçlarıma dokunmuyorum. Gözlerime dumanlı koyu bir makyaj yapıp, kırmızı bir ruj sürüyorum. Son olarak Prada güneş gözlüğümü takıp, evden çıkıyorum. Kırmızı BMW'em, bebeğim, kapının önünde hazır. Uşağımız Sadık Bey kapıyı açıyor. Sürücü koltuğuna oturup çantamı yana fırlatıyorum. Arabayı 20 dakika sürdükten sonra otoparka giriyor, park ediyorum. Sebep? Bu okulun valesi yok! Ve geldik kabuslarımın mekanına. Büyük bir kampüs burası, baya insan var ve hepsi ciddi manada paspal. Hepsine "Ne biçim tarz?" Diyen Nurella bakışı atarak dekanlığa doğru yürüyorum. İçeri girince ölmeyi unutmuş, ciklet çiğneyen memur soruyor; "İsmin ne canım?" Ben kendimi tanıtmam ki. Beni zaten tanırlar. Herneyse. Çağın gerisinde demek ki. İmalı bir şekilde, "Helin?" Diyorum. "Evet Pelinciğim, binlerce öğrencimiz arasından seni ayırt edebilelim diye, soyadınızı bağışlar mısınız?" Sinir kadın. "HE-LİN KARALAR." Attığım korkunç bakış kadını ürkütmüş olacak ki elime bir deste belge verip gönderdi. Herneyse, ders programıma baktım, ilk derse bir saat var. Hemen başlayıp hemen bitemez mi? Delirmek üzereyim, etraf inek kaynıyor. Cidden. Çimenlikte uzanmış, önüne bacaklarıyla aynı kalınlıkta kitaplar açmış insanlar.. Delireceğim sanırım.
Hep zeki öğrenciydim, asla ders çalışmadım. Not bile tutmadım. Ben sadece dinledim. Dinledim ve öğrendim. Bunu düşündüğüm sırada cool cool yürüyorum tabi. Veya yürüyemiyorum. Niye mi? Doğduğundan beri topuklu giyen Helin Karalar, takılıyor. Tam düşecekken, bir adam çıkıveriyor, öküz gibi tek eliyle bileğimi tutuyor, sadece bir ucu tek bir mandalla ipe asılmış don gibi sallanıyorum yerle adam arasında. Tek hamleyle dengemi sağlıyor, ve hayatımın lafını duyuyorum.
"Christian Louboutin seni görse mesleği bırakır." Ve yüzüme bile bakamdan yoluna devam ediyor, benim arkasından bir bakışım var, görmeniz lazım, sanki Prada mağazasında beğendiğim çantaya elimi attığım anda; " O satıldı hanımefendi." Denmiş gibi. Hayal kırıklığı yaşıyorum. Ayrıca, sanki satıcı devam ediyor, " Ama bu sabah yeni bir model geldi, daha vitrine bile koyamadık.." Heyecanlıyım. İlk kez bir erkek için heyecanlanmış durumdayım. İlk kez bir adam tabanına bakmadan ayakkabımın markasını anladı, ilk kez birisi bana laf yetiştirebildi. Ve kendi kendime konuşuyorum;
" Memnun oldum, Yarı'm.."

Yarı'm #wattys2016Bu hikayeyi ÜCRETSİZ oku!