3, Mai.

3.2K 367 330
                                        

1- Opening, Philip Glass, Bruce Brubaker.
2- Kokun Hala Tenimde, Toygar Işıklı.

Birkaç gün sonrasıydı. Nefes alamadığım, ağrılarımla kıvrandığım vakitlerin ardından evimden fırladım.

Kaçtım. Mütemadiyen, bir ömür yaptığım tek iş buymuş gibi; sanki giden, kaçan hep benmişim gibi kaçtım. Onu bekleyen değilmişim, beni bekleyen oymuş gibi kaçtım. Kaçmaktan başka hiçbir şey bilmiyordum. Göğsümde bir şeyler müthiş bir ağrıyla kıvranıyordu. Nefes alamıyordum. Nefes almak ne bilmiyordum belki de. Canımdan can kopuyordu âdeta. Onu görmediğim, gözlerine bakmadığım, ellerini tutmadığım, dudaklarına sokulmadığım, göğsünde soluklanmadığım, saçlarını okşamadığım, gülüşüne takılmadığım, gözlerine baktıkça kendimi unutmadığım süreyi hesap ettim; yirmi yıla merdiven dayamıştı. Büyüyememiştim. Unutamamıştım. Bırakamamıştım. Sevememiştim. Siyahkârı öyle sevmiştim ki kendime aşk kalmamıştı âdeta. Ondan başkasını sevemedim. Onun bir parçasını taşımadıkça, kendimi dahi sevemedim.

Kilometrelerce koştum, koştukça yaşadım, yaşadıkça yazdım, yazdıkça ağladım. Koşmasaydım yazamazdım.

Üstüm başım darmadağın, göğsüm hiddetle çarpıyorken tanıdık bir sokağa girdim. Gözyaşlarım yüzümü boyadı. Canımın ağrısından nefes dahi alamadım.

Oğlunu gördüm. Jeon Jimin, hazanımın oğlu, yüzünde ağrılı bir gülümseme kiliseyi izliyordu. Ellerim titredi, bacaklarım. Tek soluk alsam ciğerlerim patlarmış gibiydi. Yutkundum. Darmadağın hâlimi görmesin istedim. Bir ağacın arkasında durdum, gözlerimi kapattım, yüzümü sildim ve üzerimi düzelttim. Derin derin nefesler aldım. Onunla görüşmek istemedim lakin o an bir arkadaşa ihtiyaç duydum. Yutkundum. Ağacın arkasından çıktım ve gülümseyerek yanına yaklaştım. Darılmış yüzü bana döndüğünde al yanaklarında güller açtı.

"Efendi!" dedi, bir çocuk heyecanıyla seslendi bana. Yaklaştıkça güzellerin de güzeli suretini daha iyi seçer oldum. Gözleri ışıl ışıldı lakin gözakı kızarmıştı. Yutkundum. Yanıma koştu, sarılmak istedi, gördüm lakin sarılmaya cesaret bulamadı belki, belki vazgeçti; birkaç adım kala durdu önümde. Saçlarını okşadım.

Gözlerime baktı, usul usul gülüşü silindi yüzünden, başını sağ omzuna eğdi ve daha iyi incelemeye çabalıyormuşçasına parmak uçlarında yükseldi.

"Efendi..." dedi, sesi kısıktı, hüzünlüydü; sesi babası gibiydi, hazan vaktiydi. "Ağlamışsınız siz."

Bilmiyorum nedendir, ne zaman biri ağladığım gerçeğini yüzüme vursa gözyaşlarımın kilidi kırılır. Nefes alamam, tekrar ağlamamak için kendimi sıkmam gerekir.

Öyle oldu. Güzeller güzeli oğlanın yüzüne bakamadım, kendimi sıktım da sıktım, yüzümü kontrol altına alabildiğimde gülümsedim. Gözyaşı dökmedim.

"Küçücüğüm." dedim saçlarını okşadım bir kez daha. Ellerim saçlarını çok sevdi, hissettim. "Sen de ağlamışsın."

Yutkundu. Gözleri yere düştü, başı gibi. Yüzünü gizledi lakin usulca buruştuğunu, tekrar ağlamaya başladığını gördüm. Ben kendimi tuttum, o tutamadı. Kilisenin arka bahçesinde, mabedin camını gören bir banka oturttum onu. Oturur oturmaz başını dizlerine gömdü, yüzünü gizledi, sesini gizledi, ağladı. Gece karası, yıldızların ışıltısını çalmış saçları sarsılıyordu. Titreyen omuzlarını gizleyemedi, yutkundum. Saçını okşadım, hiçbir şey söylemedim. Öylece tavana dek çıkan, içeriyi gösteren camdan mabedi izledim.

Yavaş yavaş sarsıntıları azaldı, nefesleri düzeldi, sakinleştiğini gördüm. Bir süre sonra gözlerini sildi, yüzü hâlâ ıslaktı, bir kez daha mendilimi uzattım. Mahcup bir tavırla aldı, yüzünü temizledi, cebime iliştirdim hemen sonra.

kayraHikayelerin yaşadığı yer. Şimdi keşfedin