2, Sis.

3.8K 418 245
                                        

Adieu, Eleni Karaindrou.

Müthiş bir ağrıyla kıvrandığım, aklımı toparlamanın ancak hayalini kurabileceğim, soğuk bir günle tanıştı gözlerim o sabah. Günlerce uyumuşluğun gölgesi dolanıyordu üzerimde âdeta, rutinimde ancak altı saati doldurduğum uyku vaktim hafta başıdır dokuz, on saatlere çıkar olmuştu, kendimi kaldıramıyordum. Goethe, Genç Werther'de tam da böyle sızlanıyordu kanımca. "Kendimi kaldıramıyorum!" diyordu, haklıydı da.

Dalgınlaşır olmuştum. Gözlerim kendine dikkate değer bir odak bulduğunda, kendimi saatler boyu bir noktayı izler hâlde buluyordum. Harcadığım vaktin farkına varamıyordum bir türlü. Gün kararmaya, güneş sönmeye başladığı vakit anlıyordum ancak nasıl da tükettiğimi ömrümü bir bir. Dakikaların değil, saatlerin katili olmak, aklıma zehirli sarmaşık tohumları saçmakla eşdeğer gibiydi. Büyümesini, tüm vücudumu sarmasını, duvarlarımdan taşmasını, beni boğmasını bekliyordum.

Tekrardan okyanusların dalgını olup boğulduğumun farkına vardığımda, derin bir soluk eşliğinde ayaklanmaya giriştim. Yatağımı, eşyalarımı, etrafa saçtığım kâğıtlarımı düzelttim usul usul. Karanfillerimi, begonvillerimi, krizantemlerimi, zambaklarımı suladım ince ince. Her birine iltifatlar ettim. Acele etmedim, hiçbir yere yetişemiyordum zira, yetişecek hiçbir yerim, hiçbir sığınağım yoktu o gün. Ellerimi yormadım yahut ayaklarımı, bir tek fikrim yorgundu, o da sürerlik kazanmıştı en nihayetinde, dokunmadım. Odanın tertipli olduğuna kanaat getirdiğimde pencereme yöneldim ağırdan, kızıl renkli kalın perdelerimi çektim, camı açtım, ayaz yüzüme vurdu. Kar bürümüştü ortalığı, koruluğun hâlini gördüğümde soluklanamadım. "Şitâ gelmiş." diyordum, içimden.

Gülümsedim bir süre, gözlerim kuşların çekildiği yapraksız, çıplak dallarda; yalnız kahveyle beyazın uyumunun göze değdiği, kusursuzluğuna eksiksiz bir örtüyle güzellik katmış korulukta dolaştı. Anılarım gün yüzüne çıkmak için karaya vurmuş bir balık sürüsü misali kıpırdanıyordu, vahşi bir geri dönüş isteğiydi bu. Karşı koymaya vakit dahi bulamadım.

"Serçe." diyordu sanki. Dudaklarıma konuk oluyordu, dudaklarının konağı oluyordum, sığınabileceğim tek yer kollarıydı, bedenimi henüz keşfetmiş elleri göğsümdeydi, tam da kuşumun olduğu yerde. Mevsim şitâ. Kuzgun karası gözleri zihnimi keşfediyor yine. Yeniden. "Çölüne rüzgâr olayım senin."

Ellerim pencere pervazını fazla sıkı kavramış olacak, avuç içimdeki keskin sızıyla ayrıldım elimin âyâsındaki yaradan fazla sızlatan anılarımdan. Dalgınlığım akıl alır değildi, darmadağındım, bilincindeydim lakin aksini sağlayacak en ufak bir eylemde bulunamıyordum. Çözüm yolu yoktu, âdeta. Çıkış yolu yoktu hatırın.

Gözlerimin kuzgunlarla barıştığı akşamüstünden kalan, geçmişimle hesaplaşmamı gerçekleştirebilecek gücü bir türlü kendimde bulamıyordum. Hatırlamanın, belki de unutamamak gerçeğiyle yüzleşmenin ağırlığını ne omuzlarım ne de fikir sığınağım kaldırabilir değildi. Günlerimi kendimle, zihnimle savaşarak geçirmiştim âdeta. Ne yemek yer ne işimi yapar ne de sokağa çıkar olmuştum, aldığım soluğu unutuyor gibiydim, dalgın bir ölü gibi, tıpkı. Ağırdı, çok ağırdı, fazlasını kaldıramayacağımı bilerek ayaklandım. Kafamı biraz olsun dağıtmak; farklı fikirlere, zihinlere yönelmek yardımcı olurdu, belki. Belki.

Yalın ayaklarımla ayaklandım, usul usul dolabıma yöneldim, çekmeceleri birkaç defa yoklayarak kıyafetler seçtim üzerime. Bir gömlek, bir pantolon, bir de koca palto. Cebine kendimi sığdıracağım, sığınağım. Şapkamı da geçirdim başıma usulca, paltomun yakalarını çeneme çektim. Davetiyelerimden birini bulduğum gibi mühim eşyalarımı da alarak evimi terk ettim. Bahçeden çıktım, uzunca bir süre yürüdüm, öylece. Kar ayaklarımın altında eziliyor, sıkışıyor, buzlaşıyordu; tıpkı fikirlerle savaşan bir insan misali. Yutkundum, fikirlerimde boğulmaktan kaçındım. Ağaçlara, tek tük kalmış kuşlara, boşalan sokaklara bakındım. Kiliseye yakındım.

kayraHikayelerin yaşadığı yer. Şimdi keşfedin