bir varmış hep varmış.

161 39 93
                                    

[Arkadaşlarım, şarkı resmen bu hikayeyi anlatıyor. :")]

"Ahmet, duyuyorsun değil mi? Duyuyorsun, hm? Güneşe veda eden kuşların ötüşmelerini, gemilerin kabaca seslerini, rüzgarın hırçın ama bir o kadarda naif sesini, dalgaların içindekileri haykırmak istercesine kıyıya çarpışlarını, insanların seslerini."

Züleyha, hevesle konuşuyordu. Hiç durmadan, sürekli. Fakat bu onun hakkıydı.

"Bütün bu sesler o kadar güzel ki. Sanki binlerce çiçeğin bulunduğu bir tarlanın içinde düşmüşsünde aynı anda bütün kokuları hissedebiliyorsun. Öyle bir güzel."

Züleyha; yerinde duramıyordu, iskelenin üzerinde bir o yana bir bu yana yürüyüp, hoplayıp zıplıyordu. Her zıplayışında ayağında ki babetler tahta zeminle buluşuyor ve tok bir ses çıkartıyordu ama bu hoşuna gidiyordu. Zıplamasının etkisinin yanı sıra, rüzgarında etkisi ile kırmızı elbisesinin etekleri savrulup duruyordu. Rüzgarı, herbir zerresinde hissediyordu. Sanki o, mutluluğuna eşlik ediyordu. Züleyha'nın içinde; bir kelebeğin ilk kanat çırpışındaki heyecanını, bir bebeğin ilk kelimelerinde ki acemeliği, küçük bir çocuğun bisikletten her seferinde düşüp dizlerinin her seferinde kanamasına rağmen ki azmi, martıların güneşe veda ederken ki umudu ve çiçeklerin rüzgarla dans ederken ki neşesi vardı.

Genç kız, yüzünde ki kocaman gülümseme ile Ahmet'e döndü ve yüzüne baktı. Ahmet'in  yüzünde de kocaman bir gülümseme vardı. Züleyha'nın mutluluğu, Ahmet'in mutlu olmasına yeter ve artardı bile.

Züleyha; Ahmet'in omuzlarından tutarak,"Konuşsana, hep ben konuşuyorum." diye mırıldandı. Küçük bir duraksamanın ardından,"Kendimi; babasının elinden tutmuş, zorla iskeye getirmiş ve hiç susmayan küçük bir kız gibi hissediyorum." Ahmet sesli bir şekilde gülerken bu cümleye, Züleyha kesik kesik gülüşlerinin arasından konuşmaya devam etti,"İçimde ki duygular o kadar güzel ki. Senin sesin, işitebilmek kadar güzel."

Ahmet kafasını yere eğerek utangaç bir tebessüm bahşederken, hemen ardından konuşmaya başladı,"Senin mutluluğuna tanık olmak; yüzünde ki sönmeyen tebessümü izlemek ve bu çocuksu heyecanını benimle paylaşıyor olman, paha biçilmez. Seni izlemek, mutluluğunu izlemek, bütün kelimelere bedel."

Züleyha, duyduğu sözlerin etkisi ile içi kıpır kıpır olurken, gerçek mânâda parlayan gözlerini, batan güneşe çevirdi. Güneş batıyordu çünkü yeni bir güne daha güzel başlangıç yapabilecekti.  Züleyha'nın da en dibi gördüğü zaman olmuştu. Ama her seferinde güneş doğmuştu, birdahaki sefere daha güzel başlangıç yapabilmek için.

Göğüs kafesini şişirerek içinde açan çiçeklere oksijen bahşetti ve parlayan gözleri ile Ahmet'e dönerek, az ileride ki piknik sepetini işaret ederek,"Haydi bir şeyler yiyelim." diye konuştu.

Ahmet, olumlu anlamda başını sallarken yavaş adımlarla iskelenin ucuna doğru ilerlediler ve oturdular.

Aynı anda piknik sepetine uzandılar ve içinde ki yiyecekleri çıkarmaya başladılar. Portakallı kurabiye, termosta çay ve birkaç dilim kek...

Piknik sepetini biraz arka tarafa itekledikten sonra yiyeceklerin bulundukları kapların kapaklarını açarak yemeye başladılar.

Konuşmuyorlardı. Zaten her ikiside konuşmadan anlaşmayı çok iyi biliyorlardı. Dünya, onların yerine konuşuyordu şu anda.

İyiden iyiye karanlık çökmüş olan sahilin aydınlanmasını sağlayan tek tük şey var idi. Ay, yıldızlar, evlerin ışıkları, sokak lambaları ve arada yanıp sönen ateş böcekleri. Ve birde Ahmet ve Züleyha'nın gözleri. O ışık hiç sönmesindi zaten.

Yoldan geçen arabaların çıkardığı sesler, insanların yüksek sesli konuşmaları, sabaha nazaran tek tük de olsa denizde olan vapurların bağırtıları, cırcır böceklerinin sesleri ve her zaman ki gibi dalgaların kumsalı dövme sesleri.

müzik kutusunu yutan kız.Hikayelerin yaşadığı yer. Şimdi keşfedin