"En iyi ne yapardı?" diye sorsanız; şüphesiz hiçbir şey derdi, neyde iyi olacağını bulacak kadar kendi başına kalmamıştı Amad.

Doğup büyüdüğü yerdi bu çevre; bu dağ tepeden, akan sudan, yediği ottan başkasını görmemişti. Köylerinden giden gelmezdi. Sadece savaşlardan dönerken geçenlerden çok az şey duyabilmişti Dhamir'in geri kalanıyla ilgili.

Uçan ya da Yüzen, Sürünen Gorghy'lerin olmadığı/görülmediği yerler olduğunu duymuştu. Nasıl olabilirdi ki bu? Uçan bir Gorghy'nin gidemeyeceği yer olabilir miydi, tüm Dhamir'i dolaşabilirlerdi uçarak. Tamam buralarda pek büyük su yoktu ama duymuştu olduğunu. Fahrad vardı mesela; öyle suyunun dingin göründüğüne bakıp aldanma, alıp götürürdü. Onun yüzlerce/binlerce kat büyüğü olduğunu duymuştu. Anladığı kadarıyla tek kara burada olmalıydı, Fahrad'ın yüzlerce/binlerce katı su olan yerler varsa tek karada kendileri yaşıyordu; bu bilgi bile buradan ayrılmamak için yeterliydi.

Küçük tepeyi aşmadan gözü karanlığa çok tan alışmıştı. Ne kadar şanslı olduklarını düşündü ya onlar da Uçan Gorghy'ler gibi karanlıkta hiç göremeselerdi? O zaman hep bir mağarada yaşamaları gerekecekti; varsın uçmasın, çok hızlı olmasın ve vücuduna ok/mızrak girmesin. Her ırkın kendine has avantajları vardı. Tepeyi aştığında çok net olamasa da hareket eden beyazlıklar olarak keçileri görmekteydi. Elini cebine atarak dibinden olsun zorlayarak bir avuç tuz çıkardı. Çoğu beyaz olsa da araya kum/toprak/taş karışmış bir tuzdu bu. Zaten Amad'ın ayak sesine bile yaklaşan keçiler yedikleri bu tuz sayesinde her gün, gün doğmadan önce aldıkları alışılagelmiş bir ziyafet haline gelmişti. Bu kadar tüflense de arası iyiydi keçileriyle, elinden geldiği kadar iyi bakardı onlara. Elinden yiyen keçileri saydı, iki tane eksikti, büyük olasılık tırmanıyor olmalılardı; sabah tuzuna gelmemeleri gidişin kolay, dönüşün zor olduğu klasik ayrılıklara benziyordu.

Çok geçmeden gün ağarmaya başladı. Amad, en iyi seyir yeri olan çukur alanın uç kısmındaki kayanın üstündeki çıkıntıda yerini aldı. Baharları diyebileceğimiz zamanlarda genelde burada dururdu, aslında daha çok yatardı; göğe sürekli bakmak için. Yazın güneşten yukarı çok bakamazdı ama asıl gölge takip ederdi; hava açık ve güneç çokça olduğu için yeterli olurdu. En büyük sıkıntı kıştı; soğuk, bulut, görememek daha ne olmasın?..

Gün ağarıp da güneş kendini hissettirinceye kadar yattığı yerden doğrulmadı. Işık ile birlikte kayalıklardaki keçileri de görüyordu, tahmin ettiği yerdelerdi. Güneş iyice tepeye çıktığı öğle vakti doğrularak azığındakileri yemeye başladı. Pek bulut olmadığından herhangi bir gölge için tetikteydi.

Yemeğine başladığında bir gölge geçtiğini hissetti ama emin değildi. Hemen başını kaldırıp yukarı baktı ama hiçbir şey göremedi. Tekrar yemeğine döndüğünde daha büyük bir gölge geçti, sanki bir Gorghy değil de on Gorghy büyüklüğünde bir şey geçmişti üstlerinden. Tekrar başını kaldırdı, bu kadar büyüklükte bir şey o kadar çabuk kaybolamıyor olmalıydı ama gene bir şey yoktu.

Ne olur ne olmaz, yanında her zaman tuttuğu zulası taş yığınından birkaç tanesini alıp ceplerine doldurdu. Uzanamayacağı yerler içindi bu taşlar. Kafası yukarda iken indi taştan, hazırlıklı olmalıydı;

"Vir, vir, vir" diye bir eliyle dizine vurarak bağırmaktaydı. Normal konuşması gibi değildi, daha genizden çıkan bir sesti bu. Keçiler, ne dediğini anlıyor gibi yavaşça seğirttiler Amad'ın yanına. Kendi etrafında da yavaşça dönmekteydi, malum her tarafı tam göremiyordu. Gölgenin üstünden geçiş yolunu düşününce taşa yüzünü dönmeliydi, öyle de yaptı. Fakat bu kez de ardından bir çığlık duydu. Evet çığlık aynen böyleydi, karanlıkta yürüdüğünden bile daha fazla tüylerini diken diken etmekteydi bu ses.

H A ÇHikayelerin yaşadığı yer. Şimdi keşfedin