P25| "Öpmeyecek Misin Beni?"

En başından başla

Ayaklarını parkeye uzatıp gerindi. İç çekişleri uzayıp dururken tatlişko poposunu Prenses yatağımdan ayırdı. Gülümseyerek yatağımın her tarafını kapladım.

"Birde bana Bok çuvalı diyor."

Justin'in kulak tırmalayan sesini umursamadan biraz daha yayıldım, ta ki az önce poposunun değdiği yere başımi koyana kadar. Ve inanin ki, sadece altı saniyede evin kaloriferinden daha fazla ısıtmıştı.

Justin cırlayarak geri döndüğünde çoktan doğrulmuştum. Gozleri beni kesip, dilimleyip, közleyip, dövecek cinstendi.

Bilinçaltım bana birçok sahne bahşettiğinde yanıma gelmiş bulunuyordu.

"Pembe kapri ve dar beyaz-odun yakalı kazakta ne demek!"

Dudaklarımı büzdüm "Bunların ne demek olduğunu ben nereden bileyim? Git Internettern araştır."

Kesinlikle dalga geçiyordum, bana laf atmasının cezasını erken kesmiştim ama inanılmaz bir kızgınlıkta olduğu şimdi aklıma gelmişti.

Bakışları sertleşirken anlamamış durmaya çalışarak odadan tüydüm. O da peşimden gelirken kahvaltıyı hazırlama bahanesiyle mutfağa ilerledim.

"Miley! Bu kıyafetler nerden çıktı?"

Israrla sorularına devam ederken kahvaltılık vb. ıvır zıvırları masaya yerleştirdim. Her dakika artan histerikli nefesleri sonunda sınırına ulaşmıştı. Elinin baskısıyla dönen bedenim, köpürmüş bal kopüğü gözlerine sabitlendi. Kaşları saniyesinde çatılırken sinirlenmesini saçma buluyordum.

"Olanları hatırlamıyorum. Sadece şu; Leş gibi kokuyordun ve ben de üstünü değiştirmen gerektiğini düşünmüş olabilirim. Sinirlenmene gerek yok."

Ifadesi kendini koruyordu, açıklamam işe yaramamıştı belli ki. "Kıyafet değiştirmem sana mı kaldı?!"

"Benim evim de olduğunu unutma. Ayrıca burada erkek kıyafetleri yok."

"Madem öyle, neden buradayım ben? Benim de evim var."

Burun kemerimi sıktım. Haddini fazlasıyla aşıyordu.

"Bütün kıyafetlerini sikmişsin! Benim ne yapmamı bekliyorsun?"

"Gidiyorum ben!"

"Kime gideceksin? Seni kırmak istemiyorum ama beni zorluyorsun! Unutma Justin, evde kıyafetlerini temizleyecek Sally, iş dönüşü seni karşılayacak Jim yok!"

Sözlerimin ağırlığı vicdanıma yüklenmesiyle ağzımı kapattım. Asıl ileri giden ben olmuştum. Suçlu ünvanı Justin'deyken, anında bana dönmüştü.

Beni belirsiz bir ifadeyle süzdü. Sonucunun ne olacağını düşünmeyerek Justin'in yanına gittim.

"B-ben özür dilerim..."

Umursamadan kapıdan gideceği sırada engelledim. Gidecek bir yeri yoktu, onu tek başına bırakamazdım...

"Gidemezsin. Burada kal, yani tek başına olamazsın. İstersen Nero'yu arayabilirim, sana kıyafet getirebilir."

Öfkesi geri dönerken kolunu savurdu. "O herifin hiçbir şeyini almam!"

Kafamı anladığımı belirten bir şekilde salladım. "Yine de gitme. Istersen Jim'i bulmana yardım ederim. Ama biraz kendini toparla, lütfen."

Gözlerini devirip derin bir nefes aldı. "Tamam. Anlaştık."

*

Sokağı kaplayan ıslak-beyaz-çarşaf misali yağan sulu karı derin bir iç çekişle inceledim. Kahvaltımızı etmiş, derin bir sessizlikle koltuklara kurulmuştuk. Ne o konuşuyordu ne ben, sanki ev mezarlıktı ve işitilen ses sadece sulu karın yerle buluşmasıydı. Aramızda ki bu sessizliği anlamıyordum ama birimizin bunu bozması gerekti. Ve o, sanki içimi okumuş gibi yanıma oturdu. Gülünç bir biçimde dün olanları hatırlamıyorduk, oysa ben sarhoş değildim, zaten içki içmem ki. Merakımla olan savaştan mağlup çekilip Justin'e baktım. Hoş, başından beri gözleri bendeymiş meğer...

Run To Death .:. JileyBu hikayeyi ÜCRETSİZ oku!