31. Bölüm

2.2K 108 9


Mrb! İşte yb! Umarım hoşunuza gider. Lütfen oylarınızı ve yorumlarınızı eksik etmeyin. Düşünceleriniz benim için çok önemli umarım onları benle de paylaşırsınız. Lütfen yorum yapın. Sizi seviyorum. Keyifli okumalar:)

Siyah mermer basamakları inerken içimi sıkıştıran gerginlik dalgası her bir basamak inişimde daha da artıyordu. Gözlerimi bir kez daha kırpıştırarak göz yaşlarımın akmasına engel oldum. Ayağımı kaldırıp bir adım daha atıyordum ki, basamaklardan birine takılıverdim. Yeri öpmeme santimler kala Carter belimden yakalamıştı.

"Dikkatli ol, Αυτο μοu."

Kahretsin! Son günlerde iyice bebekleşmiştim. Doğru düzgün yürüyemiyordum bile. Bir an önce toparlanıp kendime gelmeliydim.

"Teşekkür ederim."

Carter, dengemi tekrar kazandığımdan emin olunca, belimdeki ellerini çekti ve tekrar basamakları inmeye koyulduk. Mahsenlere doğru indikçe zaten dap-dar olan koridorlar daha da daralıyordu. Nefes almaya çabalayıp önümüzde kıvrılarak aşağı inen merdivenlere baktım.

Zaten nefes nefese kalmıştım birde aşağı indikçe havayı ağırlaştıran rutubet beni iyice boğuyordu. Marcus Riley'i görmeme izin vermişti ancak yalnızca beş dakikalığına ve ben Riley'le konuşurken o ve Carter'da hemen kapının önünde nöbet tutacaklardı.

Nihayet son basamağı da indikten sonra upuzun dar bir koridora çıktık. Koridor sadece duvarlara asılı loş ışıklarla aydınlanıyordu.Ve rutubetli havaya rağmen gayet serindi. Marcus'un ağır elini birden omzumda hissedince yerimden sıçradım.

"Geldik.....Sağdaki en son hücrede."

"Teşekkür ederim."

Marcus ciddiyetle kıstığı zümrüt yeşili gözlerini benimkilere dikti ve otoriter bir sesle konuştu.

"Biz hemen, burada bekleyeceğiz. Birşey olursa seslenmen yeterli....Ve unutma, sadece beş dakika, tamam mı?"

Midem kasılırken zorlukla yutkunup cevap verdim.

"Tamam."

Carter Marcus'un ardından bana diktiği mavi gözleriyle bir çok şey anlatıyordu.

Dikkatli ol, sakın tehlikeli birşeye kalkışma...Ve falan filan işte. Bunları düşündüğünü anlamak çok da zor değildi, çünkü açık maviye dönüşmüş gözlerinden ve kasılmış çenesinden endişelendiğini görebiliyordum. Zaten, Riley'i görmek istediğimi söylediğimde karşı çıkan ilk o olmuştu. Ve hem Marcus'u hem de Carter'ı ikna etmem oldukça zor olmuştu.

Ona endişelenmemesi gerektiğini söyleyen bir bakış attım ama pek bir faydası olduğunu sanmıyordum.

Sırtımda hissettiğim iki safkanın delici bakışları doğrultusunda dümdüz ilerleyen ve her iki metre karesinde titanyum kaplama hücre kapıları bulunan, dar koridorun sonuna kadar, sarsak adımlarla yürüdüm.

Sağ taraftaki en son hücre kapısına geldiğimde nefes almak için resmen kendimle boğuşuyordum. Titreyen ellerimle kapı kolunu çevirdim ve içeri girdim. Gümbürdeyen kalbimin sesini, kulaklarımda duyarken mahzene bir göz gezdirdim. İçerisi rutubetli ve oldukça nemliydi. Koridordakinin aynı olan loş ışıklandırmalar bu defa tavana asılmıştı. Ve titanyum kaplama parmaklıklar odayı ikiye bölüyordu.

Kaskatı olmuş vücudumla parmaklıklara doğru birkaç adım atıp, hücreye yaklaştım. Parmaklıkların ardındaki demir döşekte arkasını dönmüş oturan silüete nefesimi tutarak baktım. Simsiyah saçlarından tanımıştım onu. Sesli bir şekilde yutkunarak konuştum.

Melezin GölgesiBu hikayeyi ÜCRETSİZ oku!