Daha Fazlası

507 32 4

Kurt ona gülümsüyor, Blaine ise şaşkınlıkla ona bakıyordu. Kesinlikle alkolün etkisiyle halüsinasyon falan görüyordu. Başını çevirip kırpıştırdığı gözleriyle birasına baktı ve sonra tekrar Kurt’e döndü. Gerçekti ve buradaydı.

“Selam” dedi Blaine çekingence. Açıkçası başka ne diyeceğini de bilmiyordu. Ne demeliydi sahi? ‘Merhaba, geçenlerde bir gece çok ateşli bir seks yaptık sonra ben senin yeni doğmuş çocuklarını gördüm ve birini kucağıma aldım. Ha tabi daha sonra ise kafenin tuvaletinde beni sıkıştırıp yine ateşli bir şekilde öpüştük. Ama boş ver bunlar zaten önemli değil. Sen hiçbir şey olmamış gibi sırıtmaya devam et’ mi diyeceğim? Saçmalık.

“Dışarı çıkalım mı?” Kurt’ün gayet yumuşak olan sesini Blaine neredeyse bu gürültüde duyamayacaktı. Ama duymuştu. Ya kulakları çok keskindi ya da Kurt’ün sesine özel bir keskinlikti. İç çekti ve başını salladı. Kurt bir şey demedi ve tabureden kalkıp barın kapısına doğru ilerledi. Blaine arkasından kaşlarını çatıp baktı bir süre ama sonra bunun ‘dışarıda konuşacağız seni aptal. Burası çok gürültülü’ anlamına geldiğini fark edip yerinden kalkarak oğlanın akasından ilerledi.

Soğuk havaya çıktılar. Kurt atkısını boynuna doladı ve Blaine ise montunu giyindi. Kar yağıyordu. Ne zaman başlamıştı ki? Daha da önemlisi… Kurt onunla ne konuşacaktı? Yani bir şey konuşacaklardı herhalde. Yoksa neden çıksınlar ki dışarı, değil mi?

Ama Kurt Blaine’i –bir kez daha- şaşırttı. Aralarındaki birkaç adımlık mesafeyi hemencecik kapatmış ve kedisinden birkaç santim kısa adamın mavi montunun yakalarını tutmuştu. Blaine daha ne olduğunu anlamadan Kurt ona eğildi ve soğuk dudaklarını onunkilere bastırdı.

Blaine derin bir nefes alarak geri çekildiğinde Kurt ona şaşkınlıkla bakıyordu. Galiba Blaine’in geri çekileceğini tahmin etmemişti. Gerçi Blaine’e geri çekilmeyi düşünmemişti ama böyle gelişti olaylar. Kurt ellerini onun yakasından indirdi ve bir özür mırıldanıp iyice geriledi.

“Dileme. Özür dileme. Sadece anlamaya çalışıyorum” Kurt kaşlarını çatmış, ona anlamadığını belli eden bir bakış atınca Blaine derin bir nefes aldı.

“Karşılaşıyoruz ama konuşmuyoruz. Öpüşüyoruz. Ama başka bir şey yok. Seni anlamak zor. Sen zorsun bunu anladım. Ama ne istediğini bilmiyorum. Benden ne istiyorsun?”

Kurt karşısındaki oğlanın açık sorusuna kaşlarını şaşkınlıkla daha da kaldırırken ne cevap vereceğini bilmiyordu. Başını salladı.

“Ben-“ dedi sadece ama sustu sonra. Cümle yapısı şuanda kaymıştı. “Ben seninle kendimi iyi hissediyorum” dedi Blaine tam bir şey söyleyecekti ki Kurt devam etti “ama ilişki olarak değil. Sadece cinsellik olarak” Blaine duyduklarıyla bir şey diyemedi. Zaten böyle bir şeye nasıl bir cevap vermesi gerektiğini de bilmiyordu. Sadece cinsellik. Dudaklarını yaladı ve gözlerini kapattı. Çilek tadı dudaklarındaydı.

“Anlıyorum ama…” ne demeliydi? Doğruları mı? Yalanları mı? Hangisi canını daha çok acıtırdı. Hangisi Blaine’i daha çok üzüp, yok ederdi? Doğrular mı? Yalanlar mı? Kaybedecek nesi vardı ki?

“Ben sadece cinsellik istemiyorum. Seninle değil. ben… ben daha fazlasını istiyorum” evet. İşte bu kadar söylemişti işte. Doğrular bunlar. Daha fazlasını istiyordu evet. Belki çiçek, belki çikolata ya da birlikte, aynı yatakta sarılarak uyandıkları bir sabah uykusu. Çok mu şey istiyordu. Blaine bu saçma sadece cinsellik mevzularını çok geride bırakmıştı.

Kurt ona baktı birkaç saniye. Belki biraz daha çok. Sonra geri geri yürüdü ve arkasını dönüp oradan uzaklaştı. Evet. Blaine bunu da tahmin etmişti. Ve bir daha asla karşılaşmayacaklarını biliyordu. Kurt bir daha karşısına çıkmayacaktı. Dudaklarını yalayıp çilek tadını bir kez daha hissetti.

Gona With The WindBu hikayeyi ÜCRETSİZ oku!