Bölüm 62
BBA

“..tabi sonra Neil korkudan neredeyse altına sıçtı ve beni orada bırakıp eve doğru kaçtı. Eh, o zamanlar on iki yaşındaydı, bizi tehdit eden pislik çocukları haklama konusunda çok iyi sayılmazdı ve ben de-“
“Kendini beğenmişlikten başka bir halt bilmeyen gıcıklık abidesi bir çocuk muydun?” Onu sinir etmek için uydurduğum ama pek işe yaramayan cümleme karşılık olarak gözlerini devirdi ve beni umursamadan devam etti.
“..ben de altta kalmaktan hoşlanmıyordum. Bu yüzden bisikletimin önündeki sepetin içinden Neil’le birlikte ağzımıza sıktığımız ketçapı alıp üzerlerine fışkırttım ve sanırım.. ‘geberin köpekler!” gibi bir şey demiştim, tam hatırlamıyorum. Sonra da kaçtım.” Kendimi tutamayıp ağzımdan ufak bir kahkaha çıkınca hemen elimi ağzıma götürdüm ve aramızda yatan Jace’i uyandırıp uyandırmadığımı kontrol ettim. Durum iyiydi. Hala Edward’ın yastığının üzerinde, -normalde benim olan ama Edward’ın benden çaldığı- uyuyordu. Ama gülmeden edememiştim. Edward’ın ‘geberin köpekler’ derkenki halinin nasıl olabileceğini hayal etmek beni güldürüyordu. Bu garipti, ama uzun zaman sonra bir şey beni güldürebilmişti. Benimle sohbet ediyor olması ise daha garipti. Beni geriyordu. Ama şuan umurumda olduğunu sanmıyordum.
“Ah, yani insanlara onlara öldürecekmiş gibi bakman doğuştan gelen bir şey değil. Beni şok ettin şimdi.” Ops, umurumdaymış.
“İnsanlara öldürecekmiş gibi bakmam ben. Sadece..” Dudaklarını büzdü ve gözlerini odanın karşısına dikip bariz bir alayla hafifçe kıstı. Gözlerinin karşıda olmasının verdiği cesaretle bakışlarım çıplak omuzlarına doğru kaymıştı. Neyse ki vücudunun geri kalanı yorganın içindeydi. “..evet, sanırım haklısın. İnsanlara onları öldürecekmiş gibi bakıyorum. Evet.. Yapıyorum bunu.” Bu sefer gözlerini deviren kişi ben olmuştum. Bakışlarımın rahatlamaya ihtiyacı vardı. “Ama bazen gülümserim.”
Küçük bir çocuk gibi ona yastık fırlatmaktan vazgeçip yetişkinliğe geçiş yaptığım andan beri kendi kendime ‘bu sefer cevap vermeyeceğim’ deyip duruyordum ama bir şeyler anlatmaya başladığı zamandan beri tam tamına iki buçuk saat geçmiş olmasına rağmen biraz bile bıkmamıştım. Ve daha bir saniye önce kendime hatırlattığım şeyi yine unutmuştum. Gözlerimi tekrar ona çevirip cevap verdim. Duramıyordum. Bu deliceydi.
“Bazen gülümser misin? Hadi ama. Bir örnek duymayı çok isterim.”
“Evet. Bazen gülümserim. Mesela sen kendi gölgene takılıp yere yapıştığında. Hayır, bekle. O zaman büyük ihtimalle kahkaha atarım.” Sırıtan ve gözleriyle gözlerimi yiyen yüzüne bakarken göğsümde bir şeylerin ısındığını hissettim. Ardından sessiz bir yutkunma gelmişti.
“Şu espri anlayışın.. Beni bitiriyor.”
“Sadece o mu? Bence birkaç şey daha var.” Bakışlarım ona çarptığında korktuğumu hissettim. Bana o şekilde bakmasını unutmuş sayılırdım. Gözleriyle bana nasıl bir şey anlatabildiğini ya da gözlerime bakarken benimle konuşabildiğini unutmuştum. Bu yüzden yarı karanlık odada bana öyle, sanki bir şey anlatmaya çalışırmış gibi bakarken korktum. Ona yanıt vermek istemeyeceğimden korktum. Çünkü kabul edilmesi zordu, kötüydü ama bir şekilde beni gerçekten gittiğine inandırmıştı. Değişen tavırları ve sözleri bana sadece anlık mutluluklar vermekten başka bir işe yaramıyordu. Tıpkı bardaki adamın bana verdiği haplar gibi. Güzeldi, ama kısaydı. Bittiğinde canım her zamankinden daha çok acıyordu. Onu özlüyordum. Tekrar birlikte olabileceğimiz fikrini aklıma sokup duruyordum. Bunu her seferinde yapıyordum. Ve bu durum artık kabak tadı vermeye başlamıştı. Bilmem kaçıncı kez daha hayal kırıklığını yaşamaktan sıkılmıştım. Ama eğer yanımda olacaksa bin kez daha hayal kırıklığına uğramaya razıydım da. Ben, ona âşık olup ikimizin canını da acıtmıştım. Tıpkı onun dediği gibi.. Aşk aptallıktı.
“Tamam.” dedim sert bir sesle. Sadece benim sevdiğimi bilmek beni sinirlendirmişti. “Güldük, eğlendik. Artık neden benimle burada oturup konuştuğunu bilmek istiyorum. Benden ne istiyorsun?” Ciddileştiğimi ve belki de boş bir yer bulduğumda ağlayacağımı anladığında yüz ifadesi değişti. Aniden kendini savunan birine dönüşmüştü. Ama yüz hatları sert değildi. Aksine, hiç Edward olmayan bir ifadeydi bu. Söylediklerime alınmış gibi.. yumuşak.
“Senden bir şey istemiyorum.” dedi basitçe. Bense gözyaşlarımın gelmesini engellemek için konuşmak zorundaydım. Sıcacık yatağın içindeki bacaklarım buz kesilmişti.
“O zaman neden benimle konuşuyorsun?” Çünkü en son baktığımda benden nefret ediyordun.. Benden gerçekten nefret ediyordun.
“Seninle konuşuyorum çünkü bunu istedim.” Hızlıca bir iç çekip başını iki yana salladı. “Bella, anlamıyorum, nereden geldik bu konuya?” Son sorduğuna cevap vermeden gözlerimi diğer yana devirip gülümsedim. Dişlerimi sıktığım için gözlerim de dolmuştu.
Sen, konuşmak istedin öyle mi?” Bunu sanki ona göre çok normal bir şeymiş gibi söylemesi ve benim de bunu kurcalamadan kabul etmemi ister gibi bakan gözleri beni daha da gerdi. Evet, onu daha önce de anlayamıyordum ama şimdi alışkın olduğum şeyler de yoktu. Tamamen farklı biri gibi davranıyordu. Onun Edward olduğundan bile emin olamıyordum. Neler olduğunu anlayamıyordum ve bu.. bu.. bu sinir bozucuydu. “Konuşmak istemiş olabileceğine inanmıyorum!” Sesim aniden yükselince rahatsız bir şekilde yerimde kıpırdanarak ses tonumu düşürmeye çalıştım.  “Çünkü senin konuşmaya ihtiyacın olmaz. Şimdi değişen ne?” Gözlerini birkaç saniyeliğine yastığa daha çok sarılan Jace’e çevirdi. Ardından beni yüksek sesle konuşmam konusunda uyarır gibi sessizce konuştu. Konuşurken başını bana doğru eğmişti.
“Sadece konuşmak istedim. Hepsi bu.”
“Neden şimdi?” diye fısıldadım dişlerimi sıkarak. Sorularımın cevabını vermiyordu. Benimse tek öğrenmek istediğim buydu. Neden beş yıl önce değil de şimdi? Neden her şey bittiğinde yapıyordu bunu?!
Düşünürmüş gibi yaptı.
“Neden şimdi olmasın?”
“Konuyu değiştiriyorsun.”
“Uhm.. olabilir. Çünkü uykum geldi ve saat de geç olmuş.” Dudaklarını birbirine bastırıp gülümsedikten sonra hızlıca yorganın içine kaydı. Saçları Jace’in saçlarının hemen yanına dağılmıştı. Parmaklarıyla alnına doğru kayan saçları düzelttikten sonra tekrar bana baktı. Sanırım hala yatağın içinde oturuyor oluşumu yeni fark etmişti.
“Ne? Hem sen yarın fazladan iki saat daha çalışmam gerekiyor dememiş miydin? Uyumalısın.” Yeni fark etmiştim. O konuyu değiştirmeye falan çalışmıyordu. Konuyu kapatmaya çalışıyordu. En azından bir şey hala tanıdıktı.
Bakışları.
Bu bakışların ne anlama geldiğini biliyordum. Konuşma isteği sona ermişti. Çenemi kapatmamı istiyordu. Öyle yapmak zorundaydım.
Uzun bir nefesi dışarı verdikten sonra ben de kendi tarafımda yorganın içine doğru kaydım. Ardından sağ tarafıma dönmemek için hiç beklemeden gözlerimi kapatmıştım. Ve artık ortalıkta bir şeyler döndüğüne gerçekten emindim. Onda hoşuma gitmeyecek bir şey vardı. Tehlikeli bir şey. Tuhaf davranmasına sebep olan bir şey. Korkum, bu gece nefes alışlarını dinlerken daha da artacaktı.
“Bella?”
“Evet?” Gözlerim hala kapalıyken sessizliği dinledim. Dudaklarımın arasından titrek nefesler çıkıyordu.
“Şey.. sütyen askısı hala gözüküyor. Yani, ben, söylemek istedim.”

Dosyalarımı masanın yanındaki çekmeceye kilitlerken kahvemi içmeyi bitirmiştim. Sabahtan beri toplam sekiz bardak kahve içmeme rağmen gözlerim her an kapanacak gibiydi. Eh, uzun süren bir doğum günü partisinin üstüne sabah dört buçuğa kadar yatakta oturup komik hikâyeler dinlersem böyle olurdu işte. Ama pişman değildim. Dün gece ilk defa o lanet kâbusu görmeden uyuyabilmiştim. Sadece uyumuştum. Bu yüzden Jace’in dileğine minnettardım.
Şimdi eve gidecek, akşam yemeğini hazırlayacak, Elaine’in seks hikâyelerini dinliyormuş gibi yapacak ve ardından uyuyacaktım. Eğer Edward gelmezse tabi.  Çünkü biliyordum ki siyah Volvo evin önünde durduğu an yorgunluğumu ya da uykusuzluğumu unutacaktım. Tek düşündüğüm güzel görünüp görünmediğim olacaktı.
Gözlerimin önüne uyurkenki hali gelince istemsizce gülümsedim. Onu uyurken gördüğüm son günün üstünden epey zaman geçmiş sayılırdı. Onu izlemekten uyumaya bile zaman bulamamıştım. Salak şey. Beni ona sinirliyken bile güldürmeyi başarıyordu.
Kalın ceketimi üzerime geçirip çantamı masamın üzerinden aldım. Neyse ki bugünü atlatabilmiştim. Şimdi eve gitme zamanıydı. Hızlı adımlarla hastaneden çıktım ve hafif hafif çiseleyen yağmurdan kurtulmak için hızlıca durağın altına girdim. Otobüsün gelmesini beklerken kollarımı kendime sarmıştım.
Soğuktan burnumun üşüyüp kızardığı zamanlardan birinde telefonumun çantamın içinde titrediğini hissettim. Burnumu çekerken telefonumu girdiği girdaptan çıkartmaya çalışıyordum. Bir daha bu bavul gibi çantayı kullanmayacağıma yemin edebilirdim. Sonunda telefonumu bulabildiğimde rüzgârdan savrulan saçlarım arasından onu kulağıma götürmeye çalıştım.
“Ne var Elaine? Arayacak daha iyi bir zaman bulamaz mıydın? Otobüs bekliyorum!” Onun konuşmasını beklerken önümden hızla geçip giden bir taksi yerdeki suları pantolonuma sıçrattı. Pantolonumdaki suları silkelerken sessizce bir küfür ettim.
“Seni dinliyorum, E.” dedim telefonun diğer ucundan ses gelmeyince. “Çabuk konuşsan iyi edersin çünkü sanırım şarjım bitmek üzere.”
“Şey, ben..” Derin bir nefes aldığını duydum. “Burada küçük bir problemimiz var.” Sesinin ciddi çıktığını fark ettiğimde pantolonumu silkelemeyi bıraktım. Göğsüme bir sıkıntı oturunca kaşlarım bunu anlatırcasına çatılmıştı. Aklım hemen Jace’e gitti. Bugün geç çıktığım ve Edward’ın da toplantısı olduğu için onu okuldan Elaine alacaktı. Kalbim korkuyla atmaya başlayınca düşünüyordum. Ne olmuş olabilirdi?
“Siz.. iyi misiniz?” dedim hemen. “Nerdesiniz?”
“Sakinleş,” Panik yaptığımı anlamıştı. “Jace’le birlikte evdeyiz. Elliot da evde ve iğrenç bir şekilde sarhoş.” Söyleyeceklerinin sadece bu olmadığını anlayabilmiştim. Konuşmadığı her saniye kalbim daha da çok sıkışıyordu. Nefes almaya çalıştım. “..ve, Jace’i biraz hırpalamış gibi görünüyor. Hemen eve gelsen çok iyi olacak yoksa bıçağı o salağın karnına geçireceğim.” Telefon kapanınca ilk birkaç saniye ne yapacağımı bilmeden donup kaldım. Hırpalamak, hırpalamak, hırpalamak.. Bu ne anlama gelmeliydi? Elliot Jace’e ne yapmış olabilirdi ki? Hırpalamak. Lanet olsun, ne derece bir hırpalamaydı bu?!
Telefonu aceleyle tekrar çantama çıktıktan sonra başımı hızla yolun başına doğru uzattım. Gözlerim bir taksi arıyordu. Korku beni ele geçirmişti. Adrenalin hormonumun hızla salgılandığını bile hissedebiliyordum sanki. Yutkundum ve taksinin buraya kadar gelmesini beklemeden ona doğru koşmaya başladım. Botlarım yere her çarptığında sular pantolonuma çarpıyor, ıslaklığı hissetmemi sağladıktan sonra aşağıya, botlarımın üzerine doğru süzülüyorlardı. Saçlarımsa şimdiden ağırlaşmaya başlamıştı. Yağmurun ne zaman bu kadar delirdiğini bilmiyordum.
Nefes nefeseyken taksiyi durdurdum ve arka koltuğa oturur oturmaz adresi söyledim acelemi belli edercesine. Daha sonra lastikler hızla hareket etmişti.
Islanmış Londra sokakları bana ilk kez bu kadar boş geliyordu.

“Sen kafayı mı yedin?!” diye bağırdım ona doğru. Gözlerimden ateşler fışkırırken Jace’i göğsüme daha sıkı bir şekilde bastırmıştım. “Ona nasıl vurursun?!”
“Birincisi, ben ona vurmadım. Sadece ittim. Merdivenlere yapışan oydu.” Elindeki viski şişesini bana göz kırparken kafasına dikti. Hala hızlı hızlı nefes alıp veriyordum. “İkincisi, hadi ama Bella. Bu o kadar da umurunda değil. Sonuçta Jace bir hataydı öyle değil mi? Edward’a benzediği için ondan da nefret ediyorsun. Ahh, boş ver tatlım, biz daha güzelini yaparız.”
“Sana inanamıyorum.. Ben..” Sinirden dolan gözlerimi kucağımdaki Jace’e çevirdim. Bu yaşadığım kaçıncı hayal kırıklığıydı bilmiyordum. Ama en ağırlarından biri olduğu kesindi. Elliot’ın böyle bir şey yapabileceği aklımın ucundan bile geçmezdi.. Jace’e zarar verip ardından hiçbir şey olmamış gibi davranabilmesi.. Elliot Jace’i severdi. Şimdi ne oluyordu?!
“Ben de sana inanamıyorum Bella. Gerçekten de o adamdan olan bir şeyi sevebileceğimi mi sandın? Hah. Çok safsın.” Başımı iki yana sallayıp gözlerimi kapattım ve derin bir nefes aldım. Jace’in başındaki uzun çiziğin arasından damlayan kanı gördükçe daha da kötü oluyordum ama onu geri çekip yüzüne baktım. Açık mavilerin üzeri yaşlarla kaplanmıştı. Onu böyle gördükçe Elliot’ı öldürme isteğim artıyordu!
“Tamam..” diye mırıldandım gözlerimden bir damla aşağıya kayarken. Parmaklarım hafifçe yaraya dokunmuştu. “Sorun yok. Elaine teyzen mutfaktan bir yara bandı getirir ve biz de bunu hallederiz.” Yaraya çok fazla bastırmamak için parmaklarımı alnından çektim ve saçlarını okşadım. Dudaklarımla yaranın üzerine bir öpücük kondururken az önce sildiğim ıslaklığın yerine yenisi geldi.
“Acımıyor.” dedi sessizce. Ama acıdığını biliyordum. Sadece güçlü görünmeye çalışıyordu. Çünkü gerçekten de ona benziyordu.. Benimse Jace’ten daha acınası bir halde olduğum kesindi. Birileri oğluma zarar veriyordu ve ben hiçbir şey yapamıyordum! Ağlayıp durmaktan başka bir halt yediğim yoktu! Kendimden nefret ediyordum!
“Sen neden ağlıyorsun?” Elaine yara bandı için mutfağa gittiğinde onu tekrar kollarıma aldım ve sıkıca sarıldım. Şuan canının fazlasıyla acıyor ama beni üzmemek için güçlü kalmaya çalışıyor olması beni daha çok üzüyordu. Onu koruyamamıştım.
“Anneler ağlar.”
“Acımıyor dedim! Birazcık kan yüzünden bebek gibi ağlayacak değilim! Acımıyor.” Omuz silkip kucağımdan yere atladı ve başını yukarıya kaldırarak canının acımadığını belli etmeye çalıştı. Nasıl yaptığı hakkında bir fikrim yoktu ama şimdi gözlerindeki yaşlar da kaybolmuştu. Benim de ona uyum sağlamam gerekiyordu. Karşısında sürekli ağlayıp duramazdım. Yüz kaslarımı zorlayıp önce gülümsemeye çalıştım. Ardından yanaklarımdaki ıslaklığı temizlemiştim.
“Tabi ki bebek gibi ağlamayacaksın.” Yüzümdeki berbat gülümsemeyi daha iyi bir hale getirebilmiştim. Ama suçluluk duygusu hala üzerimdeydi. Ona bir zarar gelmesini engelleyemediğime inanamıyordum. Doğru düzgün becerebildiğim tek bir şey olsa ne olurdu ki?! Doğru düzgün becerebildiğim tek, küçük bir şey. Ama maalesef işe yaramaz olarak kalmak zorundaydım. Tüm hayatım boyunca.
Elaine mutfaktan yara bandı ve oksijenli suyu getirdiğinde vakit kaybetmeden işe koyuldum ve hafif hareketlerle başındaki kanı temizledim. Yüzümü buruşturmuş, yara bandını canını acıtmamaya çalışarak yapıştırırken, Jace başını koltuğun tepesine oturup dilini şişenin kenarında dolaştıran Elliot’a çevirdi. Birilerini bu haldeyken görmesini ve psikolojisinin bundan etkilenmesini istemiyordum ama elimden gelen bir şey yoktu. Burada uyarılması gereken biri varsa, o da Elliot’tı.
“Babam seni gebertecek.” dedi Jace Elliot’ın duyması için yüksek bir sesle. “Kafanı kıçına sokup ağzından çıkaracak.” Sonunda aklıma tüm bunlardan çok daha önemli ve çok daha korkunç o isim gelince gözbebeklerim korkuyla büyüdü ve yutkundum.
Edward.
Telaştan dolayı onu düşünmeyi bırakmıştım ve şimdi.. şimdi biliyordum ki bunu öğrenirse çok, çok ama çok kötü şeyler olurdu. Hepimizi öldürürdü! Özellikle de Elliot’ı. Ve onu asla durduramazdık. Buna sinirlenmemesi imkânsızdı ve o sinirlendiğinde az çok neler olacağını biliyordum. Edward’ın sinirlenmesinden daha kötü bir şey varsa, o da iki kat daha fazla sinirlenmesiydi. Bir kez daha yutkundum. Kalbim yerine sığmamaya başlamıştı.
Onu durduramazdık.
“Duydun öyle değil mi? Buraya geldiğinde kaçacak delik arasan iyi edersin pis alkolik, çünkü seni bulduğunda ağzını burnunu kıracak!”
“Babacığına elinden gelenin en iyisini yapmasını söyle.”
“Söylememe gerek bile kalmayacak.” Göz ucuyla hemen yanımda dikilen Elaine’e baktığımda onun gözlerinde de telaşı gördüm. Bunun kötü biteceğini bilen tek kişi ben değildim. Elaine de biliyordu. Edward’ın bunu duyduğunda neler yapabileceğini Elaine de biliyordu ve düşünmek bile tüylerimi diken diken etmişti. Her saniye daha da koyulaşan mavi gözlerini gözlerimin önüne getirebiliyordum. Az önce geri göndermeyi başarabildiğim yaşlar telaşımın artmasıyla geri geldi. İrkilerek kafamı toplamaya çalıştım. Edward’ın öğrenmesine izin veremezdim.
“Jace.. Jace!” Onu omuzlarından kavrayarak kendime çevirdim ve gözlerimi gözlerine diktim. Konuşmadan önce yutkunma gereksinimi duymuştum. “Babana bir şey söylemeyeceğiz tamam mı? Aramızda kalacak. Söz ver bana.” Açık maviler söylediklerimi duyunca hırçınlaştı. Elliot’ın alaycı kahkahasını duyabiliyordum.
“Ne?! Hayır! Babama söyleyeceğim ve o da bu pisliği öldürecek!”
“Jace, bebeğim, lütfen. Bak, beni dinle.” Gerçekten yalvaran gözlerle ona baktım. Edward bunu öğrenemezdi. Öğrenmemeliydi. Nokta. “Eğer babana söylersen çok kötü şeyler olur ve ben üzülürüm anlıyor musun?” Hırçın bakışları şimdi yumuşamıştı. En azından birine söz geçirebildiğime sevinmeliydim. “Bu yüzden bana söz ver. Ne olursa olsun asla söylemeyeceğiz?” Bir süre daha hangisinin iyi olacağına karar verememiş gibi sessizce durdu ama daha sonra isteksizce tamam anlamında başını salladı. Buruk bir gülümseme eşliğinde onu tekrar kendime çektim ve yanağına bir öpücük kondurdum. Bu moralini düzeltmek için hiçbir işe yaramamıştı, farındaydım. Ama elimden bir şey gelmezdi. Her şeyin tam ortasındaydım ve bir seçim yapmam gerekiyordu. Seçimim, Edward’ın delirmemesi olmuştu. Elaine de bu yaptığımı bakışlarıyla onaylayınca derin bir nefes aldım ve parmaklarımı Jace’in yumuşak saçlarında dolaştırdım. Sakinleşmeliydim. Aksi halde Edward bir şeyler olduğunu kesinlikle anlardı.
Gözlerimi kapatıp Jace’in kokusunu içime çekerek sakinleşmeyi umduğum sırada kulaklarım evin önünde yavaşlayan motorun sesini duydu ve kalbim yerinden hoplarken başımı pencereye doğru çevirdim.
Siyah Volvo buradaydı. Siyah Volvo buradaydı, Tanrım, buradaydı!
Gözlerim korku içinde yardım istercesine Elaine’e döndü ama o da gözlerini arabadan aşağıya inen Edward’dan ayıramamıştı. Korkuyla hızlı bir şekilde ayağa fırladım. Telaştan Jace’in elini sıkıca kavramıştım. Göz bebeklerim telaşımı anlatırcasına tekrar büyümeye başlıyordu.
“Geldi işte! Tanrım, lütfen yardım et. Lütfen, lütfen..”
Edward’dan mı korkuyorsun Bella?” Elliot’ın kahkahası bana ölüm zili gibi gelmişti. Gözlerimi yavaş yavaş eve doğru yaklaşan gölgeden ayıramıyordum. “Hiçbir halt yiyemez. Ben seni korurum. Arkama geç.” Elaine sinirden parlayan gözlerini korkunç bir şekilde ona çevirdi.
“Sen ilk önce kendini korumaya bak, sik beyinli. Neler olduğunu öğrendiği an seni prezervatifsiz sikecek.” Ne yapacağımı bilmeden Jace’in elini daha sıkı kavradım. İçimizde birazcık bile korkmayan oydu sanırım. Rahat gözlerle babasının içeri girmesini bekliyordu. Kapı zili çaldığında ise boğazımdaki tükürük bir saniye içinde kurudu. İşte başlıyorduk.
“Tamam, tamam.. Panik yapmak yok.” dedi Elaine beni ve kendini sakinleştirmek için çaba sarf ederken. Hayır, işe yaramıyordu. “Siz Jace’le birlikte yukarı çıkın, ben de kapıyı açayım. Rahat olursak bir şey anlamaz. Yani, öyle umuyorum. Tanrı’nın da yardımıyla.” En azından yapacak bir şeyim olduğuna sevinerek, kapı zili bir kez daha çaldığında, Jace’i de peşimden sürükleyerek merdivenleri tırmanmaya başladım. Her basamakta kalbimin kulaklarıma çıktığını, daha sonra tekrar yerine oturduğunu hissediyordum. İçimden bir ses ondan bir şey saklayamayacağımı söylüyordu. Hiçbir zaman saklayamamıştım. Eğer birazcık şansım varsa, bu gece olaysız biterdi. İçimdeki lanet ses ise tekrar fısıldadı; Sen hiç şanslı olmadın ki, aptal.

Detayla RandevuRead this story for FREE!