For every story tagged #WattPride this month, Wattpad will donate $1 to the ILGA
Pen Your Pride

Bölüm 61
BBA

Elaine elindeki balonu şişirirken bir yandan da bana bakıyordu. Bakışları balonu şişirmeyi bitirdikten sonra beni soru bombardımanına tutacakmış gibiydi çünkü, salak ben, ona öpüşmüş olabileceğimiz ihtimalini söylemiştim. Bir de bunu henüz hatırlayamadığım için kendimi öldürmek istediğimi. Bir de bugün oğlumun doğum günü olduğunu yeni hatırladığımı. Bir de henüz hediyemi almamış olduğumu.
Her şey üst üste gelmişti. Çığlık atıp kendimi merdivenlerden aşağıya yuvarlamak istiyordum. Sözde ona sürpriz doğum günü yapmayı planlıyordum ama tam tersi olmuştu. Kendi partisini kendi hazırlıyordu. Şuanda benim şişiremediğim balonları gözlerini devirerek içeri götürmesi gibi. Ama biliyordum. Bu, geçen gece gidip barlarda sürtmemin cezasıydı. Kesinlikle öyleydi. Peki tüm bunların sorumlusu kimdi? Elaine! Dün gece eve geldiğinde onu iyice benzetmiştim. Bir daha yapmak istiyordum.
“Sana gelip ‘öpüştük ve hatırlarsan ara da konuşalım’ mı dedi yani?” Elaine heyecanla yanıma sokulunca dirseğimle onu geriye ittirmeye çalıştım. Daha yapılacak bir sürü iş vardı ve biz mutfakta oturmuş, yarım saatten beri balon şişirmeye çalışıyorduk! Tamam, aslında deli gibi konuşmaya ihtiyacım vardı ve bunu tartışmak istiyordum. Ama hangi günde olduğumuza dikkat etmediğim için şimdi oğlumu mutlu etmek zorundaydım. Doğum günleri önemliydi. “Anlatsana kızım! Başka ne dedi?”
“Öyle dedi işte,” Sesim küçük, şımarık, huysuz kızlar gibi çıkıyordu. Keyifsizce elimdeki kırmızı balona baktım. “Rujunun tadını beğenmedim değiştir, dedi.” Birkaç saniyeliğine yüzümde aptal bir gülümseme oluştu. Elaine’in aşk doktoru gibi baktığını görünce hemen kendimi toparladım. “Ama emin değilim. Yani.. öpüştüğümüzden. Yalan söylüyor olabilir.” diye de ekledim ardından bana ‘ne zaman sevişeceksiniz’ konusunu tekrar açmaması için. Bu konuyu her açtığında anında umutlanıyordum ve ondan farklı şeyler bekliyordum. Sanki hala evliymişiz gibi tavırlar sergiliyor, kendimi rezil ediyordum ve bunu bu sefer yapmayacaktım. Kalp atışlarıma durmayacaklarını bile bile dur demeliydim çünkü bu iş gittikçe tuhaflaşıyordu.
“Sevgili buzdolabının bu konuda yalan söyleyeceğini sanmıyorum ve ayrıca emin değilim diyerek elimden kurtulamazsın. Herif senin için burada kalmış be! Hem de bu herifin ismi Edward. Edward eşittir senin eski kocan, yeni sevgilin.”
“Hah. Saçmalama.” dedim kendinden hiç emin olmayan bir ses tonuyla. Ardından elimdeki balonları bırakıp ayağa kalktım ve fırındaki keke bakmaya gittim. Ama söylediklerini duymak bile beni heyecanlandırmıştı ve bu sefer bunları kendim uydurmuyormuşum gibi geliyordu. Ona karşı olan derin duygularım en ufak bir şey görse buna hemen inanıyordu. Yani.. kendi isteğiyle burada kalmıştı değil mi? Hatta beni alıp eve getirmeyebilirdi ama yapmıştı. Onu ben zorlamamıştım. Yani bu.. şey anlamına mı geliyordu? Biz, ikimiz, yani.. yeniden.. HAYIR, GERİZEKALI. Dişlerimi sıkarak kekin pişip pişmediğine baktım. Daha zaman vardı.
“Ben asla saçmalamam, bebek.” Parmağını pudingin içine daldırıp tadına baktıktan sonra cin gibi parlayan gözlerini benim hala bir şeylere inanmak için birinin söylemesini isteyen gözlerime dikti. “Sen de görüyorsun ki Edward sana zarf atıyor. Şöyle en seksisinden. Gerçi bu salak neden zarf atmaya başladı hiçbir fikrim yok ama doğrusu gözüme girmeyi başardı. Ve sen de o zarfı alacaksın çünkü bunu istiyorsun.”
“Sorun da bu zaten!” diyerek patladım aniden. Gözlerim aniden alevlenmişti. “Aniden değişmeye başladı ve.. ve.. sanki hiçbir şey olmamış gibi davranıyor! Sanki elime kâğıdı tutuşturup ‘siktir git, seni istemiyorum’ dememiş gibi rahat davranıyor ve bu normal değil!”
“Sanki onunla ilgili olan diğer her şey normalmiş gibi konuşuyorsun, B. Adam ucubenin önce gideni ve bu bana yaptığı en normal şeymiş gibi geliyor. Edward’a doktor olmaktan vazgeçip Bella olsan ve anı yaşasan nasıl olur seksi panter? Bir de üzerine giydiğin o kareli iğrenç gömleği çıkart. Tanrım, cenazeye katılacak gibisin.” Gözlerimi devirip üst raflardan birinden bardakları çıkartmaya başladım. İçim hala rahat değildi. Anı yaşama fikri çok hoştu, ama içim rahat değildi ve bu kör kütük sarhoşken bile benimle ilgilenmiş olmasına sevinmemi engelliyordu. Edward bana her zaman dengesiz gelirdi ama şimdi daha dengesizdi. Ne yapmaya çalıştığını anlayamıyordum. Böyle yapması dünyamı yerinden oynatıyor gibiydi. Rollerimizi karıştırıyordum. Biz boşanmış ve birbirinden nefret eden iki yabancı mıydık yoksa boşanmış olduğumuz halde hala bir şeylere ulaşmaya çalışan iki aptal mıydık? Bu aralar çok karışmıştık.
Dikkatimi sadece hazırlamak için geç kaldığım doğum günü partisine vermeye çalışarak bardakları düzgünce dizdim ve kurabiyeleri tabaklara doldurmaya geçtim. Aniden aklıma gelince hemen cebimdeki kredi kartını çıkarıp masanın üzerinde oturmuş son balonu şişiren Elaine’e uzattım. Jace’e vereceğim hediyeyi almak ona kalmıştı. Evden ayrılamazdım.
“Ne alacağını biliyorsun değil mi? Astronot kıyafetlerinden alacaksın. En küçük bedeni kapıp geliyorsun ve eğer benim kredi kartımla abuk sabuk şeyler alırsan seni gebertirim.” “Yuh artık!” Balondaki havayı geri çekip gözlerini kocaman açarak, bana inanamıyormuşçasına baktı. “Bana güvenmiyor musun? Asla yapmam. Tanrı aşkına, yapsam bile.. sadece şu seninle birlikte gördüğümüz mor elbiseyi-“
“Hayır! Bir saat içinde burada ol.” dedim kararlı bir sesle ve ona ciddi olduğumu söyleyen bir bakış fırlattım. Bana dil çıkardıktan sonra oturduğu yerden kalkmış, istediğim şeyi almak için mutfaktan dışarı çıkmıştı. Elaine gittiğine göre şimdi yapmam gerekenlere odaklanma zamanıydı. Keki fırından çıkaracak, pudingi kâselere dökecek, Jace’e süslemeler için yardım edecek ve Edward’ın ‘pastayı ben alırım’ diye direterek bir çocukla yolladığı pastayı ortaya çıkaracaktım. Aptal şey, pastayı gelirken getirse olmazdı sanki. Hıh. Kendini beğenmiş ukala. Bir de rujunun tadı çilek gibi değildi diyor. Onun için özel ruj ithal etmemi bekliyor herhalde. Salak.
Fırından çıkarttığım keki dilimleyip onu sinir olduğumu şekillerde düşünüp kendimi hazırlamaya çalışırken Jace yüzündeki sırıtışla birlikte içeri girdi ve masaya zıpladı. O sırada kapının kapandığını duydum. Elaine sonunda evden çıkmayı başarabilmişti!
“Anne?” dedi bana bakıp sırıtmaya devam ederken. Yeni dilimlediğim keklerden birini alıp ona uzattım. Bir yandan keki ısırırken bir yandan da konuşuyordu. “Sen az önce ‘siktir git’ mi dedin?” Ardından kıkırdayarak beni izlemeye devam etti. Gözlerimi devirerek kekleri büyük bir tabağa yerleştirmeye başladım.
“Evet, ama o kelimeyi senden bir daha duymayacağım. Yasaklıyorum. Terbiyesiz çocuklar küfreder. Anlaştık mı?” Elindeki kekin son parçasını da ağzına attıktan sonra omuz silkti ve tıpkı Edward’ınkiler gibi mavi olan gözlerini bana dikti ve her şeyi bilen yüz ifadesiyle konuşmaya başladı.
“Ama babam izin verdi. Canın sıkılırsa küfret dedi. Küfretmek insanı rahatlatırmış.” Sinirlenmemek için birkaç saniyeliğine gözlerimi kapattım. Bu herif beni gerçekten, gerçekten sinir etmeyi başarıyordu. Benim ‘olmaz’ dediğim her şeye onay vermesi zaten yetmiyormuş gibi bir de bu konuda zekâsını öne sürmeye mi başlamıştı yani? Tanrım bana sabır ver. Gözlerimi tekrar açtım ve elimdeki bıçağı hafifçe havada salladım. Korkutucu görünmemeye çalışmak için gülümsesem de, hissettiklerimi Jace’e yansıtmak istemesem de, sesim hiç öyleymişim gibi çıkmıyordu.
“O zaman söyle o zekâ fışkırması yaşayan ukala babana, bunu karnına geçirirsem daha iyi rahatlar.” Gözlerimi devirdikten sonra onun kıkırdayışını dinleyerek ben de gülümsedim. Jace’in konuşup bana babasını savunmasını bekliyordum ama beklenen cevap Jace’ten gelmedi. Arkam dönük olsa da kalp atışlarımın hızlanmasını sağlayan ses, ondan geliyordu.
“Biri bana mı seslendi?” diyerek girdi mutfaktan içeriye. Yüzünü görmek için başımı arkaya doğru çevirdim. O ise bana sırıtarak saçlarındaki kahvelere uyan gözlüğünü sanki bir reklam filmindeymiş gibi seksi bir şekilde çıkardı. Ya da bana öyle geliyordu. Gözlerim çok kısa bir süre için üzerinde dolaştı. Edward’ın giyim zevkinin farklı oluşu beni her zaman etkileyen şeylerden biri olmuştu ve şimdi de üzerinde, başkası giyse yüzümü buruşturarak başımı başka bir yöne çevireceğim türde şeyler görüyordum. Mavi pantolonun üzerine kısa kollu olduğunu düşündüğüm gri tişört, yeşilin en uçuk tonundan bir gömlek ve siyah, deri ceket. Dediğim gibi, bunları başka biri giymiş olsa beş saniyeden fazla bakmazdım ama o giydiğinde kıyafetler sanki sadece onun için yapılmış gibi görünüyordu gözüme. Yine, yine ve yine harika görünüyordu ve yine nefesimi kesmeyi başarmıştı. Yaptığı şebeklikleri umursamadığımı düşündürmek için o yanımıza gelirken önüme döndüm. Jace her zamanki gibi onun kucağına atlamıştı ve ardından vakit kaybetmeden,
“Bana ne aldın adamım?” diye sordu şımarık çocuklar gibi. Edward’ın yanındayken böyle oluyordu ve buna engel olamıyordum. Kimse engel olamazdı. Aralarında hiç kimsenin anlamayacağı bir şey vardı. Ve Edward arkamda ne arıyordu bilmiyordum ama acayip tedirgin olmuştum. Ya da tahrik olmayı tedirgin olmakla karıştırıyordum. Heyecandan. Tanrım, ne halt yiyordu bu?! Sessizce elimdeki işi yapmaya devam ettim.
“Neden sana bir şey almam gerekiyor?”
“Çünkü beş yıl önce bugün benim gibi eşsiz bir çocuğa sahip oldun ve bana hediye alman gerekiyor. Beş yaşına giriyorum ya! Bok mu bu?”
“Ahh.. Sanırım yaşlanıyoruz Bella, ha? Ne dersin?” Dirseğiyle koluma vurunca bir iki adım sendeleyerek sağa doğru kaydım. Şimdi yan yana gelmiştik. Dirseğinin şiddetti yüzünden gözlerimin önüne gelen saçımı üfleyerek geriye attım ve nefesimi sıkıntıyla dışarıya vererek muziplikle parlayan gözlerine döndüm. İşte sinir olduğum şey buydu. Kendi gibi davranmıyordu. Edward yetmiş sekiz yerinden bıçaklansa bile böyle bir cümle kullanmazdı. Daha önceki doğum günlerinde yaptığı gibi doğum günlerinin gereksiz olduğuyla ilgili bir sürü şey söyler, hevesimizi kaçırırdı. Değil pasta almak, süslemeye bile yardım etmezdi. Şimdiyse herkesten önce eve gelmiş, benimle aile babası gibi konuşuyordu. Biliyordum. Kesinlikle bir şeylerin peşindeydi. Bu Edward değildi. Ve ben bu ‘hiçbir şey olmadı keyfimize bakalım’ mantıklı Edward’ı boğmak istiyordum. Hiçbir şey yokmuş gibi davranması onu tekmelemek istememe sebep oluyordu.
“Annen sonunda cazibeme dayanamayıp kendini kaybetti, Jace. Bak, nefes bile almıyor.” Gözlerimi kısarak ona alayla bakmaya çalıştım.
“Tabi, tabi.. Senin o caziben kendimi yerden yere vurmak istememe sebep oluyor.”
“Biliyorum, biliyorum.. Ne diyebilirim ki?” Ukalalığın dibine vurarak bir iç çekti. “Elimde değil.” Gözlerimi büzdüğü dudaklarına kaydırmamaya çalışarak –çoktan kaydırmıştım- arkamı döndüm ve kekleri dizdiğim tabağı tezgâhın üzerine koydum. Sıra pudinglere gelmişti. Ama ben yanıma gelip benimle tekrar konuşmasını deli gibi isterken kâselere odaklanamıyordum. Nasıl bir mantığa sahiptim bilmiyordum ama geri zekâlı olduğum kesindi. Hem böyle davrandığı için ondan nefret ediyor, hem de Elaine’in dediği gibi gelip bana zarf atmasını istiyordum. Benimle uğraşmasını, dalga geçmesini istiyordum. Hepsi de onun suçuydu. Bana bu kadar yakın davranmasa, beni istemediğini tekrar yüzüme vursa ondan yine nefret ederdim ama şimdi yapamıyordum. Garip bir şekilde etrafımda olduğu için mutluydum. Mutlu. Söylemesi daha garipti.
Pudingi karıştırırken Jace’i içeriye, süslemelere devam etmeye yolladığını duyabilmiştim ve onun hala burada duruyor olması terlememe neden olmuştu. Mutfakta sadece ikimiz kalmıştık! Şimdi de adımlarının buraya doğru geldiğini duyuyordum.
“Dün bekledim ama aramadın.” Sesi keyifliydi. “Hatırlarsın diye düşünüyordum.”
“Hatırlamadım.” dedim sert bir ses çıkarmış olmayı umarak. Kolunu tezgâhın üzerine koyup oradan destek alarak başını bana doğru eğmese daha iyi bir şeyler yapabilirdim. Beni kısıtlıyordu. Gözlerimi pudingden ayırmadan karıştırmaya devam ettim. “Hatırlamayı da düşünmüyorum.”
“Hatırlamak zor geliyorsa anı tekrar canlandırabiliriz. Tabi.. önce senin biraz daha yaklaşman gerekiyor. Bilirsin, arada mesafe varken öpüşmek zor oluyor. Ama madem çok istiyorsun, böyle de deneyebilirim. Nasıl derler, senin şu-“
“Tamam, yeter artık.” Elimdeki tahta kaşığı tencerenin içine bıraktım ve kollarımı göğsümde kavuşturarak ona döndüm. Böylece istediği gibi yakınına gelmiştim ama rahat olmak için fark ettirmemeye çalışarak bir adım geri çekildim. Bana ‘yine ne yaptım’ ifadesiyle bakıyordu.
“Ne yapmaya çalışıyorsun sen?” Sesim bu sefer hesap sorar gibi çıkmayı başarmıştı. Çünkü bundan sıkılmıştım. Sıkılmıştım çünkü yanlış bir şeyler vardı. Bana yakın olmasını her ne kadar çok istesem de Elaine bir konuda yanılıyordu. Edward kimseye, hiçbir şey için zarf atmazdı. Evli olmadığımız, yeni tanıştığımız zamanlarda bile bana böyle şeyler dememişti. Şimdi değişen neydi? Elbette değişen bir şey yoktu. Edward ve değişim kelimeleri aynı cümle içinde kullanıldığında bile kulağa garip geliyordu.
“Uhm.. oğlumun doğum günü için geldim ve mutfakta sana unutmaman gereken şeyi hatırlatmaya çalışıyorum. Yanlış bir şey mi yaptım? Seni öptüğüm için mi ölü gelin gibi davranıyorsun? Ah, hadi ama. Çocuk olmayalım. Sen de beni öptün.” O da benim gibi kollarını göğsünde kavuşturunca bu rahat tavrına daha da sinirlendim. Bunu yaptığımıza hala emin değildim ama sanki yaptığımız şey çok normal bir şeymiş gibi.. Sanki yaptığımız şeyin bir devamı olacakmış gibi davranması.. Ah!
“Konu bu mu sanıyorsun?! Belki de tamamen uydurduğun aptal öpüşmemiz mi?”
“Yapma. Aptal değildi. Bence çok tatlıydık.” Zayıf noktama parmak basmaması, tekrar dudaklarını gözümün içine sokmaması için gözlerimi kırpıştırarak birkaç saniyeliğine pudinge çevirdim, ardından tekrar ondaydım. Muziplikle parlayan mavilerde yolumu bulmaya çalışıyor, çoğu zaman sendeleyerek yere yapışıyordum. Kalbimin titrediğini sanmam bu yüzden olabilirdi.
“Bak ne yapmaya çalıştığını bilmiyorum ama her ne yapıyorsan vazgeç çünkü iyice saçma olmaya başladı.” Hala aynı şekilde bakan gözlerini ciddi bir hale sokmak için, “Ben ciddiyim.” dedim yutkunarak üst dudağını yalayışını izlerken. Acaba öpüşürken bana da aynısını yapmış mıydı? Lanet olasıca şey lütfen bunu yapmış olsun! “Kendin gibi davran.”
“Hiçbir şeyin peşinde değilim.” dedi ellerini teslim olurcasına iki yana açarak. “Ben sadece oğlunun büyümesini izleyen bir babayım. Bak, şimdi de içeriye ona yardım etmeye gidiyorum.” Temkinli adımlarla arkasını bana dönmeden kapıya doğru ilerlemeye başladı. Gözlerim hala gözlerinde takılı kalmıştı. “Sen de pudingi servis etmeyi başarırsan bize katıl. Birlikte balon şişiririz. Çok zevkliymiş diye duydum.” Tıpkı Jace’in az önce bana sırıttığı gibi sırıttı ve arkasını dönerek salona, Jace’in yanına gitti.
O gidince tuttuğum nefesimi bıraktım ve elimi saçlarım arasından geçirerek kendime gelmeye çalıştım. Her ne yapıyorsa yaptığı şeye alışacağım çok belliydi. Kendimi boşanmış gibi hissetmiyordum işte. Evli gibi hissetmediğim de açıktı ama ondan nefret etmiyordum. Bana masum geliyordu. Benim burada, onun orada olması onun suçu değilmiş gibi.. Çünkü o böyleyken çok iyi hissetmiştim. Böyle gülümserken. Böyle sıcakken.
Değişmiş gibiyken.

“Biraz gülümsesen ölmezsin.” diye fısıldadı Edward kulağıma fotoğrafımız çekilmek üzereyken. İyi, bu sefer haklı olabilirdi. Ama bunu bilerek yapmıyordum. Her şey iyiymiş gibi davranmak bana göre değildi. Onun yaptığını yapamıyordum. Nefesinin tüylerimi ürpertmemesi için koltukta biraz yana kaymaya çalıştım ama zaten sonundaydım. Kaçacak yerim yoktu. Elaine yine hazır olmadığımızı görünce gözlerini devirdi.
“Bu fotoğraf olayı gerçekten gerekli mi?” Sorduğum soru Elaine’in yanında objektife bakmaya çalışan Jace’in yüzünün somurtan bir hale gelmesini sağlamıştı. Kızgın gözleri beni süzüyordu.
“Evet gerekli. Hadi ama anne, sadece gülümseyeceksin! Sonra da pastamı keseceğiz. Hadiii. Baba, anneme bir şey söylesene!” Edward tam ağzını açacakken araya girdim. Bir ukalalık fışkıran konuşmaya daha sabrım yoktu.
“Tamam, tamam.” Ardından sadece Edward’ın duyabileceği bir sesle mırıldandım dişlerimi sıkarak. “Hadi mutluluktan geberiyormuş gibi yapalım.” Objektife bakarak gülümsemeye çalıştım. Flaş patlamadan hemen önce ne dediğini duyabilmiştim.
“Kendi adına konuş.”

Detayla RandevuRead this story for FREE!