"27.04.2014,

Kalbimin en derinlerinde bir ateş var. Yavaş ve sakin yanmakta. Hemen içinde, en merkezinde. Yanıyor. Kendisi yanarken beni de yakıyor, kalbimi, bedenimi, hislerimi, tüm her yerimi.. Küle dönüyorum, yok oluyorum. Dayanamıyorum.

Boşlukta düşen ve bir türlü zemine ulaşamayan bir beden gibiyim şimdi. Sonunun kötü olduğu bir yoldayım ama sonuca ulaşamıyorum. Sonunu yaşamadıkça daha da geriliyorum.

Tek isteğim her gün yazdığım bu mektupları okuyabilmen.

Benimle birlikte.."

Önde bize yol gösteren eli fenerli adamın peşinden engebeli yolda yürüyorduk. Ayaklarım çoktan çamur olmuştu. Üstüne üstlük yağmur yağıyordu. Gökyüzü yakında olacakları haber verir gibi... ağlıyordu.

Boşuna değildi bu çabam. Kötüye gitse bile değerdi. Onun için değerdi.

Ben Çin'deydim. O ise Kore'de. Ama onun için gelmiştim buralara. Onun için değerdi hepsi. O benim için değerliydi.

Boşa çaba değildi hiçbiri değil mi?

"Bu liste denizden çıkarılanların listesi." eli fenerli adam duvara asılı dört kağıdı işaret etti. Elindeki feneri ve cebinden çıkardığı diğer feneri yukarıdan sarkan iki ipe tutturup gitti. Herkes listenin başına toplanmıştı.

Aramam gereken üç hece vardı.  오  세  훈.

Dört kağıdı da beşer defa kontrol ettim. Son ismi de okuduktan sonra yeniden başa döndüm. Ben Çinli'ydim. Kore alfabesine bu kadar uzun süre hiç bakmamıştım. Tekrar en başa dönüp yüksek sesle okudum isimleri. Tek çözüm buydu.

"Kim Hyunjae, Kim Soojong, Lee Hanseol, Choi Hongsae, Oh Seohyun, Geum Hyeshin, Lee Gonghwa,......."

Üçüncü listeye başlarken sonunda o ismi telaffuz etti dudaklarım..

Oh Sehun.

Hemen karşısındaki numaraya baktım ve görevliye numarayı söyledim. 94.

Beni bir ailenin yanına getirdiler. Ufak iki tane kız çocuğu dikkatimi çekti hemen; Sehun'un iki kız kardeşi. Sonra ağlayan bir kadın; Sehun'un annesi. Ve sadece oturmuş bir yerlere bakan bir adam; Sehun'un babası. Baktığı yere doğru gözlerim gittiğinde bir örtü gördüm. Altında bir bedenin saklı olduğu aşikardı.

"M-Merhaba?" dedi kekeleyerek. Nasıl bir cümle kurmam gerektiğinden habersizdim.

"Kimsiniz?" dedi baba.

"Ben oğlunuzun arkadaşıyım."

İçimdeki korku yok olmuştu birden. Çünkü birazdan Sehun'un sadece uyuduğunu söyleyeceklerdi bana.

"Adın neydi evladım?"

"Yixing." onlar sormadan ekledim. "Çinli'yim."

"Gel otur Yixing. Seni bu durumda tanımak istemezdim ama.. Kaderin yazdığı bu."

Sormamı mı bekliyorlardı?

"Anne abim ne zaman uyanacak?" dedi ufak kızlardan biri. Saçlarındaki toka yağan yağmur sebebi ile gevşemiş, düşme eşiğine gelmişti.

"Abim uyanmayacak Haesung-ah. O öldü."

Diğer kardeşin dedikleri ile etraf buğulandı. Kulaklarımın duyma yetisi kalmadı.

Küçük çocukların ölüme olan bakış açısı bu kadardı. O öldü.

Onunla bir daha konuşamayacağı anlamına geldiğini bilmeden sarf edilen bir kelime. Onunla bir daha gülemeyeceğini, ona bir daha sarılamayacağını, gözlerine bakamayacağını, sevgisine karşılık sevgi alamayacağını bilmeden söylenen dört harf...

Ben daha bunları hiç yapamadan onu kaybetmiştim. Bir daha değil, hiç yapamayacaktım..

O öldü.

Bu kadar basitti demesi ama hissettirdiği o kadar değildi.

Benim mektup arkadaşım artık benim ruhumdaki bir ruhtu. İçimi her geçen saniye yok eden bir his.

Daha onun ses tonunu canlı olarak duyamamışken.. Sadece gerçeği ile sevmiştim onu. En gerçeği ile, derinlerindeki Sehun'u sevmiştim.

Daha yüzünü bile bilmediğim insan.. Oh Sehun.

Huzur içinde yat.

Arkadaşım.

SON

Mektup Arkadaşım✓Bu hikayeyi ÜCRETSİZ oku!