Sonbaharım

143 10 3

Bir hayal inşa edin, umutlarla dolu bir hayal. Içinde sizi seven bir kadın, içinde size hasret, size aşık bir adam olsun.

Bir umut inşa edin, sizi hayata bağlayan bir umut. Baktıkça dünyada olduğunuzu hissetmenizi sağlayacak bir umut.

Bir dünya inşa edin. Pembeden yapılmış panjurlu bir eve ihtiyaç yok, gökyüzünü evi yapmış bir tavanı olsun. Içine girdiğinde mis gibi ev koksun, o koksun.

Bir eş, bir iş, bir ömür ve bir bebek hayal edin. Hepsi sizin olsun ve siz dünyanın bir yerinde mutlu olun.

Sensiz bir dünya inşa edebilecek gücü kendimde bulamıyorum. Gözlerimi açtığımda karşımda gördüğüm yüz, senin yüzün olmayacaksa gözlerimi açmamın ne manası var ki? Bugüne kadar kurduğum hayallerin tamamı sen olmuşken yeniden hayal kurup onları nasıl sevebilirim ki? Senin olmadığın bir evde çocuğumla birlikte ben her gün, günden güne eksilirken yokluğunla artık geriye kalan "ben"in yaşamaya ne sebebi var ki? Sadece dönüp arkana bir kez olsun bakmanı istedim. Kapına kadar gelip

"Beni dinlemen lazım" diyecek gücü kendimde buldum.

"Dinleyecek bir şeyim yok" ve çat!

Ama dinleyecek bir şeyin vardı. Ben hamileydim ve ben çaresizdim. Bu bebekle ne yapmam gerektiğini bilmiyordum çünkü. Bu bebek derken bile aklım hayalim şaşıyordu zaten. Ben anne olacaktım Barış! Ben anne olacaktım ve sen belki de bunu bilmeyecektin. Benimle ilgili kurulan tüm cümleleri elinin tersiyle itip atıyordun çünkü. Keşke diyeceğini bile bile "susun, onunla ilgili tek bir cümle duymak istemiyorum" diyordun. Keşke diyecektin sen de benim gibi. "Keşke zamanı geri alabilsem"

Ama zamanı geri alamıyorduk. Yaşadığımız onca şeyden dolayı suçladığımız zaman, bu defa bize acımasız davranıyordu "ödeştik!" der gibi.

Ben odada kendimle cebelleşirken annem de patlamaya hazır bir bomba gibi salonda dört dönüyordu. Tam o sırada kapı çalındı ve annem içeri girdi.

"Aslı iyi misin?"

"Bilmiyorum anne. Iyi mi olmalıyım kötü mü olmalıyım bilmiyorum."

"Kızım mantıklı düşün. Eğer Barış'ın sana döneceğine inanıyorsan bebeğinle ilgili kaygılanmana gerek yok. Ama eğer inanmıyorsan iki haftamız var."

O an sanki kafamdan aşağıya kaynar suları döktüler arka arkaya. Benimseyemediğimi düşündüğüm canlı birden sanki beynime "anneciğim beni bırakma" demişti.

"Ne demek iki hafta kaldı? Benim bu bebek anne, benim! Barış olsa da benim, olmasa da benim! Onu kendimden koparıp atmamı nasıl istersin?!"

"Onu bu haltı yemeden önce düşünecektin Aslı Hanım! Bir çocuk büyütmek senin o seramik kursunda yaptığın çanak cömleğe benzemez! Babasız bir çocuğu dünyaya getirmek, ona bakmak öyle kolay iş değil. Ben ne zorluklarla geldim bugünlere haberin var mı senin?"

Hayatım boyunca neredeyse beni her konuda destekleyen annem bu defa karşıma yıkılması zor bir duvar örmüştü. Zaten o duvarı örmemiş olsaydı bile ben bunu gururuma yediremezdim. Kendimden bir parçayı içimden öylece söküp atamazdım. Içimden, senden bir parçayı.

Annemin odadan ayrılmasını bekledim ve o çıkar çıkmaz çantamı alıp hazırlanmaya başladım. Bir kez bebeğimi istemediğini yansıtmıştı ve artık duramazdım. Kalbim kırıktı ve nereye gideceğimi bilmiyordum. Çantamın ağzını kapatıp aldım elime ve kapının önüne gelip

"Ben gidiyorum bir çocuğa bakmanın zorluğunu anlamaya" dedim ve bir veda sözcüğü ya da bir kal gitme cümlesini duymayı beklemeden kapıdan çıktım. Mevsimlerden sonbahar, aylardan Eylül. Senin için Eylül, benim için hüzün ayı. Ilk defa bu kadar suçlu hissediyordum. Melike'ye gitmeyi düşündüm ilk ama o ailesiyle yaşıyordu ve ben de gitmemeye karar verdim. Ayşem'e gidecektim fakat annemin bakacağı ilk adres orasıydı. Ben de taksiye bindim ve kalbimin söylediği yere gittim. Barış'ın evine. Fakat sonuç bir kez daha hüsrandı, evde olduğu halde annesine zorla evde yok dedirtmişti. Kokusunu almıştım en uzaklardan. Odasında penceresinin önünde dışarıya bakıyordu muhtemelen. Dışarıya bakıyordu fakat beni görmüyordu.

Ben de tekrar taksiye binip aniden Nazlı'ya gitmeye karar verdim. O da sağolsun beni geri çevirmedi.

"Zaten yalnız yaşıyorum Aslı bana da arkadaş olursun" dedi.

Geçici kalacaktım. Kendime bir düzen kurana kadar sonra bebeğimle birlikte bir dünyaya açılacaktık. O zamanlar çok toz pembe geliyordu ama o kadar kolay olmayacaktı ve bir kez daha annem haklı olacaktı.

Kızım dünyaya gelecekti, büyüyecek ve belki baba özlemi çekecekti. Bu durumdan beni suçlayacaktı belki de. Oysa o bana bir umut olmuştu. Tam ölmeyi düşünürken gelip aydınlatmıştı umut ışığım. Oysa ben ona ölümün kıyısından hayata tutunmuş bir hayattan geliyordum. Düşmekten korkmayacak kadar cesaretli bir hayattan.

Nazlı'ya olanları anlattım. Beyza'nın oyununu ve Barış'a anlattığı yalanları. Ve herşeyden önce benim en büyük yalanımı... Hepsini tek tek anlattım. Gözleri dolmuş beni dinliyordu. Hamileyim deyince şaşkınlıktan uzun süre ağladı. Barış'a kendi söylemeyi teklif etti ama artık vazgeçmiştim. Beni bir kez olsun dinlemeye tenezzül göstermemişti. Beni ve belki de kızımı kendinden milyonlarca satır arası mesafe uzağa koymuştu. Dönüp de bir bakmamıştı.

Konuşmamı yarıda bölüp

"Gururu bırak Aslı!" dedi "Silkelen ve kendine gel. O çocuk senin olduğu kadar Barış'ın. O yavru ikinizin. Yarın ilk iş onunla konuşacağım hiç merak etme sen" diyordu.
Merak etmez olur muyum hiç? Merakım bile o benim. Her bir hücrem.

Satır ArasıBu hikayeyi ÜCRETSİZ oku!