BÖLÜM BİR

    O en başından beri yanımdaydı. Bu dünyaya ‘anne’ denilen aracı tarafından gelmiştik. Orada ruhlarımıza bir beden bulmuştuk ve şefkat ile güçlenmiştik. Sonra da dünyada gözlerimizi açmıştık. Anne ,daha doğrusu annemiz, güzel bir bayandı. Sıcacık bir teni vardı, en azından ona sarıldığımızda bizi ısıtacak kadar. Koyu kahverengi bize sevgi dolu bakan gözleri ve aynı renkte olan uzun, dalgalı saçları vardı. Yanaklarına dağılmış çilleri ve beyaz teni, onu olduğundan genç gösterirdi. Şimdilerde sesini hatırlayamasam da öyle bir annenin yumuşacık bir ses tonu olmalıydı.

  Annemize ten bakımından benzesek de, asıl olarak babamı andırırdık. Saç rengimiz ve gözlerimizin rengi. Babam uzunca bir adamdı. Kül rengi sakallarını hiç uzatmadan tıraş ederdi. Onu ancak sabahları görebilirdik sakallarıyla.Ellerimizi yanaklarına sürüp iç gıdıklayan acı ile tatlı zevkin tadını çıkarırdık. Dalgalı açık renk saçları omuzlarına kadar gelirdi. Annem babamın saçlarını büyük bir mutlulukla örer, lacivert ince bir kurdele ile bağlardı. 

  Babamız zamanının en iyi doktorlarındandı. Diğer şehirlere bile ün salmıştı. " İyileştiremeyeceği hastalık yok!" derlerdi. Kim bilebilirdi ince hastalığa yakalanıp dünyada sadece çürümeye mahküm bir beden olarak kalacağını. Gidişi manevi yönden annemi mahvetmişti. Tesellimiz maddi olarak sıkıntıda olmamamızdı. Ailemiz eski asillerdendi ve artık pek değer görmüyor olsak da paramız vardı. Yani büyüklerimizin dediği buydu. Çok küçüktüm ve babamla olan  en akılda kalan anılarım bana acı vermiyordu.

Bir yıl kadar sonra annemi de benzer bir hastalıktan kaybettik.

 Ölüsü hala gözlerimin önünde. Tabutun içinde süslenmiş bir ceset. Hiç bir yaşayanın sahip olmaması gereken beyaz ten. Sişmiş gözler ve mosmor dudaklar. Saç rengi ile teninin tezatı hala aklımda. O sevdiğim saç rengi nasıl da gözüme batmıştı. Midem bulanmıştı. Gözlerim yaşarmıştı. Ama kendimi kaybedemiyordum. Gözlerim sonuna kadar açık sözde annem olan kabuğa bakıyordum. Birsürü soru vardı aklımda:

-Neden uyanmıyorsun?

-Annemsin değil mi?

-Sen gerçekten annem misin?

-Anne? Anne?

Anne.Anne.Anne.Anne.Annecim.Anne...

Teması ilk başta kendini hissettirmedi. Sonradan fark etmiştim. Benimkinden çok da büyük olmayan kemikli eliyle benim elimi kavramıştı.Neredeyse omuzlarına gelen sarı saçlarını arkadan siyah bir  kurdeleyle bağlamıştı. Sarı kirpiklerinin arasından bana bakıyordu. Bir çift ela göz. Hüzünlü. Güzel.

 Fırtına dinmişti. Yanlız değildim. O buradaydı. 

Nefes almıştım. Uzun bir nefes. Göğüsümün üzerindeki o taş kalkmıştı. O rahatsız edici ortamdaydık hala. Kendini bilmez densizlerin sıktığı  parfumlerin ağır kokusu, sahte gözyaşlarıyla suratları ıslanmış kişiler, gerçek kederden ağlayan kişiler, iki yüzlüler, alacaklılar, verecekliler, koyu renkli kapanmış perdelerin kenarından içeri girmeye çalışan gün ışığı, cenaze evinde oldukları halde dışarıda  gülüşen insanların sesleri. Esmer insanlar, sarışın insanlar, çocuklar, yaşlılar, anneler,babalar.

Ve o.

Nefesimi tatlı almama yardım eden. Benimle aynı acıyı paylaşan.Aynı anneyi, aynı babayı. Benzer surata sahip olduğumuz, benzer tene, benzer gözlere, ve benzer duygulara.

On üç var yada yokuz.Ellerimiz kenetlenmiş bekliyoruz. Siyah yas takımları var üzerimizde. Bir  günde nasıl hazırlandıysa öyle. Pek özenli değil ama idare ediyor. İnsanlar bize bakıp tekrar dönüp kendi aralarında fısıldaşıyorlar.

Islak ÇığlıklarBu hikayeyi ÜCRETSİZ oku!