"Dalga geçmeyecektim...sadece...ne isim verdiğini merak ediyordum?"

Gözlerimi zorlukla ondan çekip ata döndüğümde kendimi gülümsemekten alı koyamamıştım.

"Arum...ona Arum diyeceğim."

Carter'ın yüzü düşünceli bir hâl aldı.

"Arum mu?...Eski yunanca da gölge demek değil mi bu?"

Sırıttım. "Evet öyle demek."

"Zekice..."

Carter tek bir güçlü hamleyle kendini oturduğu taştan kaldırdı ve kendi atının yanına gitti. Yuları ağaçtan çözerken, benim yaptığım gibi elini atının kulaklarının arasında gezdirdi. Onunkinde benim atımda olduğu gibi alnında beyaz bir leke yoktu. Tamamen simsiyahtı. Carter atının yelelerini okşarken kalbim birden daha hızlı atmaya başldığını hissettim. Tam da böyle atının yanındayken, sanki masallardan fırlayıp da gelmiş bir prens gibi duruyordu. Küçükken, uyuyamadığımda Seth'in anlattığı şapşal masalı anımsamıştım.

Masalda bir kız, kötü iblisler tarafından kaçırılıyordu ve sonra da yakışıklı bir prens siyah atıyla birlikte çıkıp iblislerin ortasına dalıyordu. Evet biliyorum, normalde atın beyaz olması gerekiyordu ama Seth'in hayal gücü beyaz atları kapsamıyor sanırım. Neyse, daha sonra prens kızı kurtarıyor, öpüşüyorlar ve falan filan... Ama masalı, sevmemin asıl nedeni prensin, masalın sonunda tüm iblisleri elinin bir hareketiyle tavşana dönüştürüvermesiydi. Seth'in deyişiyle kucak tavşanları'na dönüştürmesi. Ona neden başka bir hayvan değilde tavşan olduğunu sorduğumda bana 'tavşanların sevimli yaratıklar olduğunu' söylemişti. Şapşal Seth. Onu özlemiştim.

" Ne düşünüyorsun, Αυτο μοu?"

Carter ve sıcak ellerini omzumda hissettiğimde ürperdim. Nasıl yaptığını bilmesem de Carter'ın üzerimde böyle bir etkisi vardı işte.

"Hiç."

Bana gülümsediğinde bende gülümsemeden edemedim. Eğildi ve sıcak dudaklarını yanağıma bastırdı.

"Artık, gitmeliyiz...Şu Çağrı Suları'nı bir an önce bulsak iyi olur. Zaten geldik sayılır. Çok az yolumuz kaldı."

"Tamam...zaten burada bir gece daha geçirebileceğimizi sanmıyorum."

Tekrar atıma- Arum'a- bindiğimde Carter da kendi atının tepesinden bana bakıp sırıtıyordu.

Ondan gözlerimi zorlukla ayırdım ve atımın yularını çekiştirip yürümesini sağladım.

********************************

Neredeyse bir saattir atın tepesindeydim ve artık popomu hissetmiyordum. Şu Çağrı Suları neden bu kadar uzakta olmak zorundaydı sanki...Lanet Hades ve Yeraltı! İşin kötüsü sadece atın sırtında felç olacak olmam da değil. Su bidonlarımız da, bizi yakalayıp su altında yemeye çalışan Sirenlerin mağrasında kalmıştı ve şu anda içimde neredeyse kan hariç hiç sıvı kalmamıştı. Umarım bu lanet yerde Arum'un sırtında kuruyup iskelet olarak kalmazdım.

Kendi içimden Hades'e söve söve bir saat daha dayandım. Rutinimizi hiç bozmadan ilerliyorduk. Carter önde ben arkada tek bir ses dahi çıkarmadan sadece ilerliyorduk.

Hades'e saydığım küfürlerin en ağırını içimden tekrarlıyordum ki Carter birden atını durdurup aşağı atladı. Ne olduğunu anlamamıştım ama işi şakaya alamayacağımı da biliyordum. Söyletmeden Arum'dan inip Carter'ın, arkasına gizlendiği ağaca gittim.

Melezin GölgesiBu hikayeyi ÜCRETSİZ oku!