V) Yolcu yolunda gerek!

314 15 3

26 Eylül 1618

Tüm kervan yürüyor

Genç Osman Osmalı'nın gücünü göstermeye geliyor

Gencecik bir padişahtı bu. Kendi yaşının kat ve katı olan atalarının bu kadar cesaret gösterip yapamadığı şeyi yapıyordu. Tecrübesiz olduğu kesindi, ama en azından cesurdu. Fatih'in, Yavuz'un, Kanuni'nin kanını taşıyordu. Tüm dünyayı tir tir titreten atalarının kanı dolaşıyordu damarlarında. Onlardan güc alıyordu. Henüz çok küçük olmasına rağmen çok büyük bir haşmetle yürüyordu devasa "Osmanlı Ordusu"nun önünde. Ama önemli bir şeyi öğrenmek üzereydi. Önemli olan büyüklüğü değil, kabiliyetiydi....

Henüz daha Bolu'ya varmışlardı. Yol çok uzundu. Karanlık ise bastırmıştı. Bolu geçildi. Gece olmuştu artık büsbütün. En sonunda Bolu'nun epey ötesinde, gece yarısı civarlarında, Osman bir kervansaray'da konaklamaya karar verdi. Yarın çok uzun bir gün olacaktı çünkü. Dinlenmek, sefer için en iyi ilaç olacaktı. Uykuya dalarken validesini, büyük validesini düşündü. Acaba onlar nasıldılar. Endişeli miydiler?...

-Cemşir Ağa!

-Emredin sultanım?

-Gülbahar Hatun nerde?

-Bilmiyorum Sultanım, ama sanırsam Büyük Valide'nin odasında olabilir....

-Çağır o halde. Ama benim ismimi verme o cadıya!

-Emredersiniz sultanım.....

Cemşir çıkıp gitti ve Kösem'i kendi düşünceleriyle yanlız bıraktı. Beşiğe baktı. İki çocuğuna baktı. Onlar onun son umuduydu. Son tutanağı. Sevgisini verebileceği, gerçekten bir şeylerini paylaşabileceği bu ölü saraydaki son canlıları.

Düşünüyordu. Planlıyordu. Planlıyordu. Ne yapacağını. Ne yapmayacığını. Şimdi herkes göbek atıyordu. Herkes Hatice'ye yalaka oluyordu. Bir de tabii Handan'a. Biri yaşlıydı. Nasılsa zamanla geberirdi. Ama diğeri.... Diğeri için daha önemli bir plan gerekliydi. Sabır sabır sabır.... Kendine sürekli bunu söylüyordu. Sabretmek gerekli. İçine atıyordu artık her şeyi. Mahfiruz'un pis pis sırıtışlarıı. Göz ardı ediyordu tüm haremin onunla dalga geçişini. Sabır sabır sabır....

-Sultanım beni çağırmışsınız.

-Evet Gülbahar... Ne oldu ne konuşuyorlar?

-Ne kadar cengaver bir torunu-oğlu olduğunu. Sefere ne iyi iyi gittiğini.

-Dengeler değişmeli. Ahali onun yanında. Bu onun en önemli kozu. Bu kozunu tam tersine çevirmeliyiz.

-Nasıl Sultanım?

-Seferde başarısız olmalı. Cemşir Ağa?

-Emredin sultanım!

- Bir mektup yazacağım. Davut Paşa'ya...



Euzubillahimineşeytanırracim bismillahirrahmanirrahim

Osman kendi kendine konuşuyordu. Çok yorucu iş be bu sefer işi! Eee ya ne bekliyordun?

Yolcu yolunda gerek!

Tüm ordu tekrar yollanmıştı. Kimisi yarı uyanık yarı uyur. Kimisi tam göreve hazır şekilde. Herkes yürüyor. Herkes, arkasındaki tüm ordu - paşalar ağalar hariç- küçücük bir çocuğun aklıyla ölüme gidiyordu ve gık edemiyorlardı.

Ya Allah!

Bize güç kuvvet ver!

Osman bilmiyordu bu işin sonu nereye varacak. İçi bir şeyler yapma isteğiyle yanıp tutuşuyordu. O yüzden bir hışımla atmıştı kendini saraydan.

O gün de biterken Ankarayı çok geçmiş, Kırşehir'de durmuşlardı. Sonra? Sonra tabana kuvvet. Çünkü:

Yolcu yolunda gerek!

3 haftada ulaştılar "Sınır"a. Beyaz haşmetli atıyla uzaktan baktı büyük şehre. En yakın arkadaşına söyledi büyük gurula. Söyledi İbrahim'e. "İnşallah yakında Acemler uzaktan bakacaklar Erdebil'e. Bizim gibi. Ancak bir fark olacak. Bizimki gibi umutlu gözleri olmayacak. Bizimki gibi şehri almak için gelmeyecekler. Uzaktan Bağdat'tan görüldüğü kadarıyla bakacaklar. Çünkü daha bu tarafa gelemeyecekler korkudan!" "İnşallah sultanım... inşallah..."

Ordugah kuruldu. Devasa ordugah. Çünkü artık başlamalıydı. Artık hareket zamanıydı onun için.

-Paşam!

-Söyle Enver!

-Bugün mektup bolluğunuz var! İki tane!

-Kimlerden?

-Biri Kösem Sultan'dan. Diğeriyse Uveys'den.

-Tamam, verebilirsin... Sağol Enver!

Açtı içini, okudu. Önce inanamadı bir daha okudu. Bu kadar zor bir şeyi nasıl başarabilirdi?

Davut Paşa,

Kısa ve öz konuşacağım! Bu sefer kazanılmamalı! Osman yenilgiye uğramalı! Ancak tabii ki yeniçeriler tarafından değil! Siphailerle bir şekilde oyun oynamalısın! Biliyorum çok zor ama bu çok önemli olabilir bizim açımızdan...

Kösem

Kösem yatağında çıldırıyordu. Son üç gündür peşindelerdi. Kimseye de anlatamıyordu... Gene biri daha gelmişti. O korkunç karabasanlar...Ahmed'i... Ahmed'i onu yanına çağırıyordu...

Mahpeyker!

Gel burda ikimize de yer var!

Sonra Sultanahmed'de onun tabutu geliyor gözüne

Ağlıyor da ağlıyor.

Sonra tekrar o...

Mahpeyker!

Gel yanıma! Burda ikimize de yer var!

Gül çiçeğindeki arım.... En çok böyle hitap ederdi ona....

Sonra acı.... Tekrar acı.... Bu sefer Gülbahar var....

Sultanım.... Sultan Ahmed.... Hakkın rahmetine kavuşmuş...

Mahpeyker!

Ama özellikle Maypeyker. Çünkü Kösem demeyi sevmezdi o. Hem ayrıca ona Mahpeyker diyen çok az kişi vardı. Çok ama çok az.... Aslında neredeyse bir tek Ahmed vardı.... o yüzden sürekli bu ses yankılanıyoru....

Mahpeyker!

Mahpeyker!

Benim canımın sultanı... Mahpeyker!

TahtBu hikayeyi ÜCRETSİZ oku!