On Dördüncü Bölüm

119 6 0

On Dördüncü Bölüm

Ertesi sabah saat dokuzda Dorian'ın uşağı tepsi üzerinde bir bardak kakaoyla odaya girdi, panjurları açtı. Dorian sağına yatmış, bir eli yanağının altında, rahat uykulardaydı. Oyun oynamaktan ya da ders çalışmaktan yorulmuş bir çocuğu andırıyordu.

Adam onu uyandırmak için omzunu iki kez sarsmak zorunda kaldı. Dorian uyandığı sırada, tatlı bir düşteymiş gibi dudaklarında hafif bir gülümseyiş titredi. Oysa hiç düş görmemiş, gecesini hiçbir tatlı ya da acı imge tedirgin etmemişti. Ne var ki gençlik hiç neden olmadan da gülümser. Onun en çekici yönlerinden biridir bu.

Dorian döndü, dirseğine dayanarak kakaosunu yudumlamaya başladı. Yumuşak kasım ışığı odaya oluk oluk akıyordu. Gökyüzü pırıl pırıl, havada dost bir ılıklık vardı. Neredeyse bir mayıs sabahı.

Zamanla, geceki olaylar kan lekeli, sessiz adımlarla gelip beyninin içine yürüdüler, burada müthiş bir belirginlikte bütünleşip biçime girdiler. Onca çektiği aklına geldikçe Dorian ürperdi. Basil Hallward'ı, sandalyede oturduğu yerde öldürmesine yol açan o tuhaf nefret bir an için yeniden içini bürüdü ve Dorian hınçlı bir kinle buz kesti. Ölü hâlâ o sandalyede oturuyordu hem de; üstüne şimdi güneş vurmuş olsa gerekti. Ne feci bir şeydi bu! Öyle iğrenç çirkinlikler geceye yaraşırdı, gün ışığına değil.

Dorian'a öyle geliyordu ki dün gece çektiklerini zihnine sardırırsa ya hasta olacak ya da delirecekti. Çekiciliği işlenmesinde değil sonradan anımsanmasında olan günahlar vardı: Duyguların ateşini köreltmekten çok gururu okşayan acayip zaferler ki insanın zihnine bir kıvanç ivmesi verirlerdi ve bu da, duygulara verdikleri kıvançla boy ölçüşemeyecek kadar büyük, canlı olurdu. Gelgelelim bu olay böyle günahlardan biri değildi. Zihinden kovulması, haşhaşla uyuşturulması gereken bir şeydi. Boğulmalıydı, yoksa o adamı boğabilirdi.

Saat buçuğu çalınca Dorian elini alnından geçirerek çarçabuk kalktı, kravatıyla kravat iğnesini dikkatle seçip yüzüklerini birkaç kez değiştirerek her zamankinden daha özenle giyindi. Kahvaltı başında da uzun uzun oyalanarak sofradaki çeşitli yiyeceklerin tadına baktı, Selby' deki hizmetçiler için yaptırtmayı tasarladığı yeni üniformaları uşağıyla konuştu, postadan çıkan mektupları gözden geçirdi. Mektuplardan kimileri gülümsetti onu. Üç tanesi içine sıkıntı verdi. Birini ise birçok kereler baştan sona okuduktan sonra yüzünde hafif bir kızgınlıkla yırttı. Lord Henry'nin bir keresinde dediği gibi:

"Kadın belleği denen şu feci şey!"

Dorian fincandaki sade kahvesini içtikten sonra dudağını peçetesiyle sildi, uşağına beklesin diye işaret ederek masa başına gidip iki mektup yazdı. Bunlardan birini cebine koydu, öbürünü uşağına uzattı.

"Francis, bunu Hertford Sokak, 152 numaraya götür. Mr. Campbell kent dışında bir yerdeyse adresini al."

Dorian tek başına kalır kalmaz bir sigara yaktı, bir kâğıt parçasının üzerine bir şeyler çizmeye girişti. İlkin çiçek resimleri yaptı, sonra insan yüzleri. Birden çizdiği her yüzle Basil Hallward'ın yüzünün arasında müthiş bir benzerlik bulunduğunu ayrımsadı. Yüzünü buruşturarak yerinden kalkıp kitap dolabına gitti, rastgele bir kitap seçti. Geceki olayı, düşünmek kaçınılmaz oluncaya dek düşünmemeye kararlıydı.

Kanepeye uzandığında elindeki kitabın adına baktı. Gautier'nin Émaux et Camées'siydi bu, Charpentier'nin Jacquemart gravürleriyle süslü Japon kâğıdından baskısı. Cilt limon yeşili meşindendi, üzerinde yaldızlı kafesler, benekli nar desenleri vardı. Bu kitabı ona Adrian Singleton vermişti. Dorian sayfaları çevirirken gözü Lacenaire' in eli hakkındaki şiire takıldı: ince kırmızı tüyleri ve "orman tanrısına benzeyen" parmaklarıyla o soğuk sarı el: "du supplice encore mal lavée" –işkence izlerinden henüz arınmamış–. Dorian kendi uzun parmaklı bembeyaz ellerine baktı ve ister istemez hafifçe ürpererek sayfayı çevirdi. Biraz sonra Venedik üstüne yazılmış olan o güzelim dörtlükleri buldu:

Dorian Gray'in PortresiHikayelerin yaşadığı yer. Şimdi keşfedin