Dördüncü Bölüm

En başından başla

Lord Henry hilal biçimli koyu kaşlarını kaldırıp ikisini de keyifli bir gülümseyişle süzerek, "Ben de çok sevindim, sevgilim, çok sevindim," dedi. "Dorian, öyle üzgünüm ki geciktim diye. Wardour Sokağı'na, eski bir brokara bakmaya gittim, saatlerce pazarlık etmek zorunda kaldım. Günümüzde insanlar her şeyin fiyatını biliyorlarsa da hiçbir şeyin değerini bilmiyorlar."

Leydi Henry gergin bir sessizliği o kesik, anlamsız gülüşüyle bozarak, "Yazık ki benim gitmem gerek!" dedi. "Düşesle araba gezintisi yapmaya söz verdim. Hoşça kalın, Mr. Gray. Hoşça kal, Harry. Akşam yemeğini dışarıda yiyorsun herhalde, değil mi? Ben de öyle. Belki Leydi Thornburylerde karşılaşırız."

Lord Henry, "Olabilir, iki gözüm," diyerek kapıyı onun ardından kapadı. Kadın, bütün gece yağmurda kalmış bir Zümrüdüanka kuşu görünümüyle ardında hafif bir frangipani kokusu bırakarak odadan dışarı süzülmüştü. Kocası bir sigara yakıp kendini bir kanepeye attı. Sigarasından birkaç soluk çektikten sonra, "Dorian, sakın saçları çilek renginde olan bir kadınla evlenme!" dedi.

"O nedenmiş, Harry?"

"Çok duygusal oluyorlar da ondan."

"Ben duygusal insanları severim ama!"

"Hiç evlenme, Dorian. Erkek, yorgun düştüğü için evlenir, kadın merak duyduğu için. İkisi de hayal kırıklığına uğrarlar."

"Benim evlenme olasılığım yok gibi bir şey, Harry. Evlenmeyecek kertede âşığım çünkü. İşte senin aforizmalarından biri. Senin sözünden hiç çıkmadığım için bunu gerçek yaşantımda uygulamaya koyuyorum."

Lord Henry bir duralamadan sonra, "Kime âşıksın?" diye sordu.

Dorian Gray pespembe kesilerek, "Bir tiyatro oyuncusuna," diye yanıtladı.

Lord Henry omuz silkti. "Çok beylik bir başlangıç bu."

"Onu görsen böyle demezdin, Harry."

"Kim bu kız?"

"Adı Sibyl Vane."

"Hiç duymadım."

"Kimse duymamış. Ama günü gelince herkes duyacak. Kız büyük yetenek."

"Sevgili yavrum, hiçbir kadın büyük yetenek olamaz. Kadınlar süs için yaratılmış bir cinstirler. Hiçbir zaman söyleyecek bir şeyleri yoktur, ama pek tatlı söylerler bunu. Kadınlar fiziğin zihin üstündeki yengisini simgelerler, nasıl ki erkekler de zihnin ahlak üstündeki yengisinin simgeleridir."

"Harry, nasıl böyle konuşabilirsin?"

"Sevgili Dorian, çok doğru da ondan. Şu günlerde hep kadınları incelemekteyim, bu yüzden bilmem gerekir. Konu sandığım kadar bulanık değil. Şimdi görüyorum ki iki tür kadın var, renkli ve renksiz. Renksiz kadınlar çok işe yarıyor. Namuslu, efendi diye adın çıksın istiyorsan onlardan birini yemeğe çıkart, yeter. Öteki kadınlarsa çok çekiciler. Ne var ki bir tek hataları var. Genç görünmek çabasıyla boyanırlar. Ninelerimiz parlak konuşmalar yapabilmek çabasıyla boyanırlardı. Allıkla mizah bir arada yürürdü o sıralar. Ama şimdi o dönem kapandı artık. Bir kadın kendi kızından on yaş küçük gösterebildiği sürece hayatından hoşnuttur. Konuşmaya gelince; Londra'da konuşmaya değer topu topu beş kadın var... ki bunlardan ikisini aile çevresine sokamazsın. Her neyse, sen bana büyük yetenekli kızını anlat."

"Of, Harry, fikirlerin dehşet veriyor bana."

"Aldırma şimdi. Kaç zamandır tanıyorsun onu?"

"Üç hafta kadar oluyor."

"Nerede tanıştınız?"

"Anlatacağım, Harry. Yalnız bu konuda olumsuz davranmayacaksın. Zaten seninle tanışmasaydım onunla da asla tanışmayacaktım. Sen bana yaşamakla ilgili her şeyi öğrenmek için çılgın bir istek aşıladın. Seni tanıdıktan sonra günlerce damarlarım yürek gibi attı sanki. Parkta oyalandığım, Piccadilly'den aşağı yürüdüğüm sıralarda yanımdan her geçene bakıyor, acaba ne biçim bir yaşam sürüyor, diye delicesine bir meraka kapılıyordum. Kimi sanki büyülüyordu beni, kimi dehşetle dolduruyordu. Havada nefis bir zehir vardı. Heyecana doyamıyordum... İşte neyse, bir akşam saat yedi sularında sokağa çıkıp serüven aramaya karar verdim. İçimden öyle geliyordu ki Londra, bir gün senin dediğin gibi; iğrenç günahkârları ve şahane günahlarıyla bizim bu gri, canavar Londra'mız, herhalde bana sunacak bir şeyler saklıyordu. Baş başa ilk yemek yediğimiz o harikulade gecede bana söylediklerin aklımdaydı: Hani güzellik peşinde koşmak yaşamın gerçek gizidir, demiştin. Ne umduğumu şimdi bilmiyorum. Sokağa çıktım, doğu yönünde ilerledim. Çok geçmeden birbirine geçmiş pis sokaklar, kararmış, çimensiz alanlar arasında yolumu şaşırdım. Saat sekiz buçuk sularında küçücük, gülünç bir tiyatronun önünden geçtim. Kapısının önünde kocaman alevli gaz meşaleleri, cicili bicili afişler vardı. Ömrümde gördüğüm en şaşırtıcı yeleği giymiş bir Yahudi girişte durmuş, pis bir yaprak sigarası tüttürmekteydi. Bukleli saçları yağlıydı, sırtındaki pis gömleğin önünde de bir elmas ışıldıyordu. Beni görünce, "Bir loca ister misiniz, sayın lordum?" diyerek şahane bir dalkavuklukla şapkasını çıkardı. Harry, bu adamda öyle bir şey vardı ki keyif verdi bana. Öyle biçimsizdi ki! Beni alaya alacaksın, biliyorum, ama tuttum girdim içeri, birinci mevki locaya tam bir gine ödedim. Neden yaptım, bugün bile çıkartamıyorum. Ne var ki girmeseydim... Sevgili Harry, girmeseydim hayatımın en büyük sevda serüvenini kaçırmış olacaktım. İşte, gülüyorsun. Çok kötüsün, Harry!"

Dorian Gray'in PortresiHikayelerin yaşadığı yer. Şimdi keşfedin