Telefonun ekranında gördüğüm mesajla olduğum sanki yer ayaklarımın altından kayıp gitmişti. Göğsümden kulaklarıma doğru yukarı çıkan bir alev topu varmış gibi hissediyordum. Her geçen saniye bu alev içimi daha da çok yakıyordu. Ama bu üzüntü gibi değildi, bu saf kızgınlık ve öldürme istediğiydi. Elimle parçalamak istermişçesine sıktığım telefona bir kez daha baktım.

"Şerefsiz piç! Bunu nasıl yapar? Erkek kaşarı! Orospu çocuğu!" Diye bağırmaya ve mutfak tezgahında ne varsa yere atmaya parçalama başladım. Tabaklar, bardaklar… Hepsi saniyeler içinde paramparça olmuştu. Ama sinirim yine de geçmiyordu.  Son porselen tabağı da sinirle yere attığımda Robyn teyzemin mırıldanarak yattığı masadan yavaş yavaş doğrulmaya çalıştığını gördüm. Ne olduğunu anlamamış bir şekilde bir bana birde yerdeki kırık camlara bakıyordu. Ben ise bakışlarımı hemen onun karnına çevirmiştim. İçimden “acaba gerçekten hamile mi, ne kadarlıktır?” diye sorular geçiyordu. Robyn teyzemin konuşmak için doğrulduğunu gördüğümde onun konuşmasına dayanamayacağım için telefonu cebime attığım gibi mutfak kapısından çıkarak plaja koşmaya başladım. Yanımdan kim geçiyor, etrafımda ne olup bitiyor umurumda değildi. Sadece bir an önce Justin'e ulaşıp onun o gevşek ağzını kırmak istiyordum. Plajın önünde ki büfeleri görünce yavaşladım ve biraz soluklandım. Bir an dün gece aklıma geldi. Dün gece Justin’den kaçarken de bu haldeydim, bugün Justin’e ulaşmak içinde. Ciğerlerim yanıyor başım dönüyor ve midem bulanıyordu. Ama bu sefer yere oturup düzelmeyi beklemeyecektim. Gidip o şerefsizin kıçını dağıtacaktım. Sonrası? Şuan gerçekten de en son düşündüğüm şey sonra olacaklardı. Şunda tek  düşünebildiğim onun karşısına dikilip bunun hesabını sormaktı ve ne olursa olsun bunu yapacaktım. Son bir kez derin bir nefes aldım ve Justin'in Robyn teyzemi çağırdığı bara yöneldim. İstemsizce buraya ilk geldiğim zamanı hatırladım. Sadece 3 gün olmuştu. Ama sadece 3 günde hayatımın bu kadar değişmesi… Sadece sinirimi bozuyordu. Kendimi toparladım ve ilk kez Fiona’yla birlikte girdiğim kapıdan içeri bu sefer yalnız girdim. Uzun ve loş ışıklı koridordan ana mekana vardım. Bar 2 kısımdan oluşuyordu. Plaja dönük yanı büfe, arka tarafı ise bardı. Büfe kısmı tam aile mekanına benziyordu. Hawaii'ye özgü bambu masalar ve sandalyeler, sevimli peçetelikler ve duvarlarda Hawaii'nin meşhur simgeleri. Etrafıma şöyle bir göz gezdirdim. Sonunda gözlerim Justin'in büyük bedeniyle birleşti. Ayaklı seks makinesi plaja en yakın büfe kısmında oturuyordu. Elinde viski bardağı ve yanında da yarısı boş viski şişesi vardı. Onun bu halini görünce içimden ona daha da saydırdım. Sinirden dudaklarımı kemiriyordum. Ben öylece dikilirken, gözleri bana kaydı. Beni görünce yüzünden bir sürü ifade geçti. Derin bir nefes aldım ve kendimi kontrol etmeye çalışarak Justin'in masasına ilerledim. Oturmak için karşısındaki sandalyeyi çekerken ellerimin sinirden titrediğini fark ettim. Bunu umursamamaya çalışarak sandalyeye oturdum ve parmaklarımı izlemeye başladım. İç sesim "plan bu değildi!" diye bağırıyordu. Ama ben onu dinleyemeyecek kadar çökmüştüm. Ne diyeceğimi gerçekten bilmiyordum. Belki de hiçbir şey demeden üstüne saldırmalıydım yada ona bağırıp çağırmalıydım, onun ne kadar aşağılık ve yalancı biri olduğunu yüzüne vurmalıydım. Gerçi bahse girerim bunu ona söyleyen tek kız ben olmazdım. Onun sikik sesiyle düşüncelerimden sıyrıldım ve kafamı kaldırıp ona baktım.

"Biliyor musun Queen, hayat gerçekten çok garip ve güzel. Düne kadar kimsenin bana tokat atmadığını biliyor muydun?" dedi ve bardağını ağzına götürüp yarım olan içkisini bitirdi. Sonra elinde ki boş bardağı yavaşça masaya koydu ve yüzüme dikkatlice bakmaya başladı.

"Kızın biri geliyor ve bana kendi çöplüğümde ilk önce hakaretler savuruyor sonra da tokat atıp kuyruğunu kıstırarak kaçıyor. İşte şimdi en GÜZEL kısma geliyoruz. Bu sabah sana attığım mesaj varya?"

SecretBu hikayeyi ÜCRETSİZ oku!