Bölüm 8

1.7K 148 1

Yüzyıllar seni değiştirmemiş” dedi çıplak bir şekilde uzanan adam. Yüzüstü yatıyordu ve ay ışığının aydınlattığı bedeni siyah bir dövmeyle kaplıydı. “Çocuğu kandırdın. Gerçi zor bir iş değil. Bir prens olmasına karşılık fazlasıyla masum”

“O daha küçük bir çocuk” dedi Galatriel. “Belki de Camelot’dan dışarı adımını hiç atmadı.” Çıplak bedenini örtmek için pelerinini üzerine aldı. Başını kaldırıp dolunaya baktı. “Yine de onda bana tanıdık gelen bir şey var” dedi. “Bu çocuk” diye mırıldandı erkeğin sırtında parmaklarını gezdirerek. “Ona benziyor”

Aoda, yüzüstü döndü. Galatriel, siyah lüle saçlarının gölgelediği kızıl gözlere ve yüzünü gölgeleyen sakala baktı. “Ona benziyor” diye onayladı. “İlk krala benziyor” derken sırıtıyordu. “Ve ben bu bedeni ondan çalacağım”

Genç kadın bu bedeni oldukça beğenmişti doğrusu. “O kadını hatırlıyor musun?” diye sordu dalgınca. Parmakları erkeğin sert göğsünde dalgın bir şekilde gezinmeye devam ediyordu. “Camelot Leydisini” diye mırıldandı. “Ben onu bir gün bile unutmadım. Aklımdan hiç çıkmadı”

Genç kadının yüzündeki düşünceli hal şeytanın ilgisini çekmişti. Galatriel, çok nadiren duygularını belli edebilen bir kadındı. Onu tanıdığı zaman içinde bazen duyguları olduğundan bile şüphelendiği çok olmuştu ki bir şeytanı böylesine etkileyebilmek gerçekten çok zordu. Galatriel, acımasız bir kadındı.

Aoda, doğrulup oturdu. “İnsani duygular mı, Galatriel?” diye sordu alaycı bir sesle. “Sanki onu özlüyormuşsun gibi konuşuyorsun.” Kadının bal rengi gözlerine dikti gözlerini. “Evet, o kadını gayet iyi hatırlıyorum. Beni hapsettikten sonra bile gardiyanım olarak her günümü zehir eden kadını çok iyi hatırlıyorum. Eğer bir şansım olsaydı onu cehennemin derinliklerinde düzmek isterdim. Acıyla bağırana kadar hem de.”
Genç kadın gülümsedi. Onun dokunuşlarından uzaklaşarak ayağa kalktı. Tepelerinde yükselen dolunaya bakarak derin bir nefes aldı. “Yarın yola çıkacağız” dedi. “Camelot’a gidiyoruz. Artık geri dönme zamanı gelmişti zaten”

Aoda, doğrulup oturdu ve eliyle yüzünü sıvazladı. “Senin Camelot’a giremeyeceğini sanıyordum” dedi sakince. “Lanetlendiğini söylemiştin. Camelot’dan sürüldüğünü söyledin artık geri dönemediğini”

Galatriel, omuz silkti. “Dönemiyorum” dedi sakince. “Ancak bana mecburlar artık. Geri dönmek zorunda olduğumu anladıkları sürece geri almak zorundalar beni. Her şeyden öte genç prens benimle olduğu sürece istediğim gibi Camelot’un sınırlarına girebilirim. Onun kanı benim damarlarıma girdiği anda bende bir Camelotlu olacağım. O dakikadan sonra beni hiçbir şey engelleyemez”

“Çocuğun kanını nasıl almayı planlıyorsun? Kendi arzusuyla vermediği sürece bir işe yaramayacak”

Genç kadın başını çevirip ona baktı. Ay ışığının altında bal rengi gözleri tıpkı bir şeytanınki gibi parlıyordu. “Endişelenme” dedi. “Bana kendi arzusuyla verecek kanını. Hem de istekle verecek”

Rhys’in pek fazla eşyası yoktu. Galatriel, ona pantolon ve gömlek vermişti. Üzerine giyebilmesi için siyah pelerinini de kullanabileceğini söylemişti. Gömlek de pantolon da tam onun bedenine göreydi. Genç adam düğmesiz gömleği başından geçirdi ve pantolonunun içine soktu. Kılıcın kınını kemerine taktıktan sonra hazırdı. Yanına alabileceği başka bir şey yoktu. Sadece kılıcı ve madalyonu vardı.

Galatriel, yanına ufak bir çanta almıştı. Pelerinin altında uzun krem rengi sade bir elbise vardı. Kolları bileklerine doğru genişliyordu ve v yakasından dolgun göğüsleri taşıyordu. Belinden aşağı kahverengi bir kemer sarkıyordu.

Camelot PrensiBu hikayeyi ÜCRETSİZ oku!