Kelebek Etkisi| 1. B繹l羹m

696 61 16
                                    

29.Eylül.2000|Cenin Mülteci Kampı

"Ortadoğu'da karışıklık devam ediyor. Dün Jaruselam'daki Tapınak Tepesi'ni ziyaret eden İsrail'in muhalefetteki sağ parti lideri ve eski savunma bakanı Arial Şaron'a yönelik suikast girişimi başarısızlıkla sonuçlandı. Şaron ve beraberindeki korumalar bölgeyi terk etme aşamasındayken birkaç Arap militanın galeyanına gelen Müslüman Araplar tarafından taşlanmaya başlandı. Sayıları 300'ü bulan protestocular ağlama duvarında ibadet eden Yahudilere yönelik taşlı saldırılarla başlayarak şiddetin seviyesini arttırdılar. Yaşanan çatışmada bir İsrail polisi ve dört Arap öldü. Şaron ziyaret sebebini, bir Yahudi ve İsrailli olarak Museviliğin kutsal mekanlarını ziyaret etme hakkını kullanmak, olarak açıkladı. Evet, şimdi de Jaruselam'daki muhabirimiz Bill Jhonsan'a bağlanıyoruz, oradaki sıcak gelişmeleri öğrenebilmek için. Bill, orada mısın?"

O sırada eski model bilgisayarın ekranındaki sarı, kıvırcık saçlı spikerin yerini gözlüklü, seyrek saçlı ve uzun boylu bir adam aldı. Canlı yayında olduğunu bir iki saniye sonra farkeden Bill, kırmızı renkli mikrofonu ağzına yaklaştırıp yüksek sesle konuşmaya başladı.
"Evet Melani. Şuan Jaruselam'ın batısında yer alan küçük bir sokaktayım. Burada Araplar ve İsraillilerin arası kızışmış durumda. Bugün Jerusalem'ın her yanını dolaştım. İsrail polis teşkilatı olası bir isyan, şiddet, eylem ve provokatör gösterilere karşılık Jerusalem'da ki önlemini almış bulunuyor. Ve aldığım bir habere göre Batı Yaka'da durumlar daha karışık bir halde. İsrail yetkilileri Arapların yeşil hat dışına çıkmamaları için kontrol noktalarında güvenliği artırmış durumda. Ben Bill Jhonson, Jaruselam'dan canlı olarak bildirdim."

Eski model bilgisayarın monitöründeki yansımalar yine değişti ve gözlüklü adamın, Bill'in yerini sarı kıvırcık saçları olan kadın, Melani aldı. Buna eş zamanlı olarak karanlık bir mahzene benzeyen depolarını aydınlatan sarı lamba ve bilgisayar ekranı karanlığa gömüldü.

"Ah, yine elektrikleri kestiler."

"Daha kaç haber izlemeyi düşünüyordun? "

İlk konuşan adam hızla yerinden kalkıp deponun tek girişi olan tavandaki deliğin altına yanaştı. "Hüseyin'i çağırayım. İlerideki karakolun elektriğini kullanalım. "

"Otur Remzi. Bu haberden farklı bir haber bulamayacaksın."

Biraz düşündü, fevri bir hareketle ayağa kalkan kişi ve omuzları düştü iki yanına. "Haklısın sanırım."

Kapının yanından uzaklaşıp az önce kalktığı yamalı sarı minderin üzerine yavaşça oturdu. Elektrik kesildiği için karanlığa gömülmüş soğuk odada yalnızca arkadaşı Ammar'ın elindeki telefona gelen bildirimlerin sebep olduğu ışıklar parlıyordu. Bir süre gözleri parlayan ışıklarda tembelce oyalandı.

-Sence ne olacak şimdi?

-Bekleyip göreceğiz ama bu ziyaret Filistinlileri kışkırtmak için yapılan tiyatrodan başka bir şey değil. Buna eminim.

-Bu topraklarda ne zaman kan duracak Ammar?

Ammar'ın yüz hatları karanlıkta bile belirginleşecek kadar sertleşti.

-Son Filistinli bu topraklarda can verdiği zaman. Ama bu dediğim hiçbir zaman olmayacak Remzi. Çünkü ne zaman bir can düşse bu toprağa, o topraktan binlercemiz doğacak ve direneceğiz. Belki kan asla durmayarak ama bizde direnmekten asla vazgeçmeyeceğiz. Ağaçlar gibi dimdik ölürüz biz, bunu unutma!

-Vallahi doğru söylüyorsun. Bu topraklarda doğan 10 Filistinli'den 6'sı direnişçi elhamdülillah.

Ammar yavaşça oturduğu yerden kalktı ve konuştu:
-Haydi gidelim.

Remzi duvara dayadığı merdiveni kucaklayıp bulundukları odanın tek çıkışı olan tavandaki deliğe yasladı. İlk önce Ammar merdivenleri çıkıp ağır kapağı tek eliyle zorlanmadan kaldırıp kendini yukarı çekti. Remzi'de çıktıktan sonra kapağı kapatıp gizlemek için üzerine örttükleri kalın kilimi yerleştirdiler. Burası Hüseyin'in fırınıydı. Hüseyin 40'larının sonunda kendinden başka kimsesi olmayan biriydi. Birinci Filistin İntifadası'nda sol bacağına isabet eden bir kurşun onu topal bir adama çevirmişti. Yürüyüşü yavaş ve gürültülüydü. Artık direnişteki arkadaşlarına sahada yardımı dokunmuyordu. Ama onun başka bir yeteneği vardı ki sahada yaptığı işten daha başarılıydı. O tam bir bilgisayar uzmanı ve hackerdı. Elindeki yetersiz sayıda aletle ve eski bilgisayarlarla dahi büyük işler başarabilirdi.

-İşinizi hallettiniz mi gençler, diye seslendi Hüseyin, Ammar ve Remzi'nin küçük odadan çıktıklarını görünce.

-Hayır haberlere baktık yalnızca. Musab gelince tekrar konuşuruz.

-Bir haftadır onu görmedim.

-O iyi inşallah.

Hüseyin Ammar'ın çakmak çakmak yanan yeşil gözlerine son kez bakıp onlar odaya girmeden evvel yaptığı işe geri döndü.

-Evinize gidin. Hava kararır birazdan.

Ammar ve Remzi eş zamanlı olarak fırının eski ve kırık penceresinden kararmakta olan havaya baktılar. Hüseyin haklıydı , selamlaşıp ayrıldılar. Kampın sokaklarında yürüdükçe canı sıkılıyordu Ammar'ın. Sağına baksa dert soluna baksa kederdi. Yoksulluk almış başını gidiyordu. İnsanlar aç ve açıktaydı. Güç sahibi değildi Ammar. Buna rağmen Cenin Mülteci Kampındaki bu acziyeti ne zaman görse insanlığından utanıyordu. 27 yaşında bir Filistinli olarak birçok insanlık dışı muameleye şahit olmuştu. Gözlerinin önünde parçalara ayrılan minik bedenler, türlü işkencelere tabii tutulmak için elleri ve ayakları zincirlenip bir kamyona atılan erkek ve kadınlar, sakinleri içerdeyken yıkılan evler... Bunlara yalnız Ammar değil tüm dünya şahit olmuştu esasen. Tüm dünyanın gözü önünde yapılmıştı onca zulüm, işkence, zorbalık. Filistin bir avuç şaklaban sayesinde kan gölüne dönmüştü 52 yılda. Gerçi onları satan soydaşlarımıydı şaklaban, karar veremiyordu buna.
Filistin umutla kardeşlerinin yardımını beklemişti. Tüm umudunu soydaşlarının eline vermişti gözleri kapalı. Ama nereden bilebilirdi ki onların bu umudu , inancı hakir bir bez parçası gibi bir kenara atıp onu kendi elleriyle milletlerin en aşağısına teslim edeceğini? Bilemezdi. Bunu saklandığı kalesine tecavüz edilince anladı. Anladı ve gözyaşları toprağa düşen her masum bedenin kanına karıştı.

-Yarın görüşürüz Ebu Ali.

Ammar arkadaşının sesiyle daldığı dipsiz kuyu misali düşüncelerinden sıyrıldı ve arkadaşına baktı.

-Allah'aemanet ol.

Kendi evine doğru sessiz adımlarla yürürken insanların çoktan evlerine çekilmeye başladıklarını farketti. Ufukta aydınlığın emaresi yoktu.
Aslında acele etmesi gerekiyordu ama ayakları bu bilinçte değildi henüz. İyice karanlık çöktüğü hâlde kampın içinde avare avare dolaştığı için evine varamamıştı. Cebindeki telefon sürekli titriyor, kız kardeşinin onun için çok endişelendiğini hatırlatıyordu. Ama o yine bildiğini okuyor, yolu uzatıyor, eve girme saatini geçe çekmeye çalışıyordu.
Sokaklarda devriye gezen işgal askerlerine yakalanmamak adına evlere bitişik yürüyor, duyduğu en ufak seste avucunun içi gibi bildiği bu kampın içinde bir yere mutlaka saklıyordu kendini. Tüm hayatı burada geçmişti. Annesinin ve babasının ailesi aslında Haifa'da yaşayan kendi hallerinde birer esnaflardı. 1948'den sonra Cenin Mülteci Kampına sürülmüşler, evlerine ve çabalarıyla yapmış oldukları dükkanlarına el konuşulmuştu.
Ammar ve iki kız kardeşi bu kampta dünyaya gelmişti. Burada evlenmişti Ammar. Yalnızca okumak için Ürdün'e gittiği zaman ayrılmıştı bu kamptan. Temelli geri döndüğünde biricik oğlu, Ali'si 4 yaşındaydı.
Ve karısını bu kamptan şehide olarak Allah'ın huzuruna uğurlamıştı. Her zaman büyük bir gururla bahsederdi bundan. "Ben şehide kocasıyım. " derdi.
Karısı aklına gelince beyni sekteye uğradı ve usulca mırıldandı esefle.
-Cennetin hayırlı olsun ya Fatıma.

-HEY SEN!

Kelebek EtkisiHikayelerin yaad覺覺 yer. imdi kefedin