Bölüm/1

424K 13.7K 5.5K
                                    

#Düzenlendi

Derin bir nefesi sessizce verdikten sonra, aynadaki yansımama bir kez daha bakarak konuştum, "Hayır baba, ben iyiyim." Kelimeler dudaklarımdan ne kadar ikna edercesine çıkıyor olursa olsun yansımam ve kaşımın hemen üzerindeki yara gerçeğin ne olduğunu biliyorlardı. Kötü görünmüyordu. Araya giren sessizliğin ikna edici cümlelerin üstüne gölge olmamasını umdum. "Bana zarar vermedi." En azından kanaması durmuştu. "Sakinleşene kadar kendimi banyoya kilitledim, şimdi iyi. Lütfen, sen de tatilinin keyfini çıkart."

Dudaklarımı birbirine bastırıp daha fazla deşmemesini diledim, yalanımı her an anlayabilirdi. Ona ne zaman annemin krizleriyle ilgili bir yalan söylesem her seferinde beni ele veren açıkları özenle yakalamayı başarabiliyordu ama bu sefer şans ilk kez benden tarafa olmayı seçmiş; hiçbir sorun çıkartmamıştı.

Babam hattın ucundan derin, gergin bir nefes aldı. "Pekala," dedi, sesinden keyfinin kaçtığı anlaşılıyordu. "Ona ilaçlarını vermeyi unutma, Dünya. Eğer...bir şey olursa halanın yanına git, tamam mı?"

İtiraz dolu bir serzeniş dudaklarımı yokladı fakat bunun sadece tartışmayı alevlendireceğinin de farkındaydım. Elbette gitmeyecektim. Annemi bu halde bırakıp hiçbir şey olmamış gibi kendimi düşüneceğime nasıl inanıyordu, bilmiyordum. Belki de onun bunun kolayca yapabilmiş olması, benim de yapabileceğimi düşünüyordu. Oysa onun bu tutumu sadece canımı sıkmaktan öte gitmiyordu. Bu yüzden, yapmayacak olmama rağmen; "Tamam." diyerek onu onayladım.

"Kapatmam gerek, akşama ararım. Dikkatli ol, kızım."

Cevap vermeme fırsat tanımayan birkaç saniye içinde telefon kapandı. Boynum ve omzum arasına sıkıştırdığım telefonu yavaşça lavabonun üzerine bırakırken artık buna alışmam gerektiğini de tekrarlıyordum. Benim babam böyleydi, kendi kafasında beni yeterince umursuyordu; daha fazlasına gerek duymuyordu. Gözlerimi tekrar aynaya çevirerek yaraya bakındım. Pek derin sayılmazdı, yine de birkaç gün sonra üzerinde bir yara bandına ihtiyaç duyacaktı. Telefondan önce pamukla temizlediğim yaranın üzerine yavaşça bandı yapıştırırken acı karşısında yüzümü buruşturdum.

Sıra kolumu çevreleyen ufak yarığa gelmişti. Kaşımın üzerindeki yaraya göre oldukça derindi, iz kalacak gibi duruyordu. Annem öfkesinden nasibini almış bir tavırla tabakları etrafa fırlatırken beni de es geçmemişti. Bu onun suçu değildi, farkındaydım. Yine de bir tarafım bu zararı verenin annem olmasını kabullenirken hala zorluk çekiyordu.

Islattığım pamuk ile yaranın üzerinden geçerken bir taraftan da inlememi bastırmak için dudaklarımı ısırıyordum. Yara, tüm sinir uçlarımı uyarmış ve bedenimin her bir köşesine dağılmış gibiydi. Her ne kadar annem sayesinde fiziksel acıya karşı bağışıklık kazanmış olsam bile, bazı yaralar o kadar da kolay kapanmıyordu. Ya da bir diğer ihtimal olarak artık fiziksel ve ruhsal acıyı birbirinden ayıran o kalın tabaka benim için artık şeffaflaşmıştı. Canımı acıtan şey cam kesikleri değildi.

Bipolar bozukluk, yaklaşık beş yıl önce henüz on beş yaşındayken anneme üç ayrı doktorun koyduğu tek teşhisti.

Babamla ayrıldıkları dönem ruh hali epey çalkantılı ve zorlu bir hal almıştı. En başta buna anlam vermek kolaydı, babama gerçekten aşık olduğunu hiçbir şey söylemese bile bakışlarından anlardım. Ben küçükken bana durmadan nasıl tanıştıklarını, o yılların ne kadar sancılı ama tatlı olduğunu anlatırdı. Anlatmaya her yeltenişinde babamla yeni tanışan, on yedi yaşındaki o genç kıza dönüşürdü. Heyecan, göz bebeklerinden taşardı neredeyse.

Ta ki babam boşanmak istediğini söyleyene dek.

Günün sonunda batan bir akşam güneşi gibi annemin heyecanı gözlerinden çekildi. Hayır, belki de günün sonunda batan bir güneş değildi çünkü o güneşin ertesi sabah doğması gerekirdi. Annemin ne heyecanı ne de mutluluğu bir daha gözlerine dokunmadı.

OKYANUS KADAR MAVİHikayelerin yaşadığı yer. Şimdi keşfedin