bir

385 35 7

"Ekselansları, acele etmeliyiz. Babanızın askerleri çok yakında burada olurlar."

Genç prens endişeyle eşinin titreyen gözbebeklerine ve kucağında sıkıca kavradığı, hiçbir şeyden habersiz küçük oğullarına baktı. Hazırladığı küçük, parlak kumaşlı torbayı sıkıca kavrayıp eşinin elinden tutarak çevresindeki birkaç askeriyle saraydan gizlice ayrıldı. En yakındaki ormanlık alana girip gidebildikleri kadar içlere gitmişlerdi. Peşlerinde asker görünmüyordu şimdilik. Fakat küçük oğulları huzursuz ortamdan rahatsız olmuş olmalı ki acı bir çığlık atmıştı. Genç prenses bebeğini susturmaya çalışsa da başarısız olmuş ve askerlerin yerlerini bulmalarını engelleyememişti. Prens, küçük oğlunu eşinin kucağından almış ve en güvendiği askerinin kollarına bırakıvermişti.

"Onu al ve git buradan. O, artık sana emanet, anlıyor musun beni?! Ona iyi bak Im SangHoon."

Prenses yaşlı gözleriyle saçındaki altın tokayı çıkarmış ve titreyen elleriyle oğlunun kundağına sıkıştırmıştı. Son kez minik oğlunun kokusunu içine çekip alnından öpmüş ve eşinin çekiştirmesiyle zorlukla ayrılmıştı bebeğinden.

Geride kalan asker kucağındaki bebekle hızla ormanın başka taraflarına gitmiş ve izini kaybettirmişti düşman askerlere.

Aradan geçen bir haftanın sonunda kral kendi açıklarını ortaya seren oğlunu ve eşini idam ettirmiş ve yeni eşinden olan oğlunu yeni veliaht prens ilan etmişti. Zavallı prens ve prenses kraliçenin oynadığı alçak oyunun kurbanı olmuştu. Şimdi ise tüm ülkede küçük oğlan aranıyordu. Kraliçe, o küçük bebeğin de ileride tehlike oluşturabileceğine inanmış ve kralı da buna inandırmıştı.

Bu süre zarfında SangHoon kasabanın ücra köşesindeki bir evde yaşlı bir adam ve kızıyla birlikte kalmaya başlamıştı. Yaşlı adam küçük oğlanın acı çığlıklarını duymuş ve onlara yardım eli uzatmıştı. SangHoon her ne kadar mahçup olsa da küçük eve yerleşmiş ve kraliyet ailesine ait olduğu belli olan her şeyi evin bahçesindeki bir fidanın yanına gömmüştü.

Yine bir akşam yemeği sonrasında MiRae, babasının yatağını hazırlamış ve babasını yatırmıştı. Daha sonrasında masadaki kalan bulaşıkları toplayıp yıkamaya koyulmuştu. SangHoon ise odasına çekilip bebeği uyutmaya çalışmıştı. Uyuduğundan emin olduktan sonra bahçeye geri dönmüş ve uzun süredir gözlerini üstünden alamadığı güzelliği izlemeye başlamıştı.

Bu durumdan kendisi de rahatsız olsa da -onlara ihanet ediyormuş gibi hissetse de- kendini engelleyemiyordu. Genç kızın güzelliği onu ilk günden beri büyülüyordu. Birden yüz ifadesinin değiştiğini fark etti, genç kızın gözlerini endişe bürümüştü. Transtan çıkar gibi sarsıldı yerinde. Yaşlı adamın sesi hiç de iyi gelmiyordu içeriden.

SangHoon kasabaya gidip doktor aramıştı dört bir yanda. Fakat kimseyi bulamadı, yardım edecek birini bile. Kimse ücra yerde yaşayan bu insanlara yardım etmek istememiş ve çeşitli bahanelerle o eve gitmemeyi seçmişlerdi.

Tekrar eve döndüğünde genç kızın gözlerindeki yaşlarla karşılaştı. Bir kısmı çoktan akıp al yanaklarını ıslatmıştı bile. O an kalbinin parçalara ayrıldığını, defalarca kez ezildiğini hissetti. Sıkı sıkı sarılmak, göz yaşlarını silmek istedi fakat yapamadı, yapamazdı.

O gece sessizce bir cenaze kalktı küçük evden. Geride yaşlı adamın birkaç kıyafeti ve bir de mektup kalmıştı.

Excellency [JooKyun]Bu hikayeyi ÜCRETSİZ oku!