Bölüm 13

13K 857 33

Sevgili okuyucularım... Okunma sayılarına bakıyorum yorumlara bakıyorum, oylara bakıyorum..Düşünüyorum..Allah'tan korkun yahu... İnsaf baylar bayanlar... Hadi yorumlar neyse de, oy vermek hakikaten çok zahmetli bir iş değil:)

Araba Gölbaşına gitmek için, Konya yoluna dönüş yaparken, Mehir’e kaçamak bir bakış attı. Başını cama dayamış, hiçbir şey olmamış, normal bir gündeki sıradan bir araba yolculuğu içindeymişçesine sessizce dışarıyı izliyordu. Yaşananların tek belirtisi, hala rengi normale dönmemiş olan kıpkırmızı burnuydu. Bir an gözleri direksiyonu sıkmaktan beyazlaşmış eklemlerine takıldı. Parmakları arasında parçalanmamış olmamasına şaşırmak gerekiyordu aslında, ya da kemirilmekten acımaya başlayan dudaklarının hala kanamıyor olmasına… Hayatta en zor şeyin ne olduğunu düşünmeye başlamıştı son yarım satir. En kötüsü öfkesini içine atmak zorunda kalmaktı galiba... Bir an duraksadı. Hayır! En kötüsü bu değildi. En kötüsü, o öfke içinden geldiği gibi, çağlayarak Mehir’in üstüne aktığında, aynı tepkiyi alabilecek olmanın korkusuydu.

Onu, içi öfkeyle dolup taşarken bile kendini tutmaya zorlayan, sahte de olsa, böylesine sakin bir görünüşle araba kullanmaya devam etmesini sağlayan şey, işte buydu. Onu bir daha öyle görme ve buna kendisinin yol açtığını biliyor olma korkusu… Bir daha öylesine çaresiz, nefes alamıyorken, acı çekerken görmek… Korkudan irileşmiş gözlerinin yenide yaşlarla dolduğuna şahit olmak…

Derin bir nefes daha aldı. Onu bir daha öyle görmektense, öfkesiyle savaşmayı tercih ederdi Tan. Yine de… Yine de öfkelenmemek elinde değildi işte… Elinde değildi, Bazen onu çıldırtıyordu Mehir, sanki elinde onu en deli edecek şeylerin yazdığı bir liste varmış da ondan seçim yaparak konuşuyor, hareket ediyormuşçasına, o sırada yapılacak ya da söylenecek en son şeyi buluyordu her defasında.

Sonunda ona o gün tokat atamayacağını söylediğinde o denli rahatlamıştı ki. Koşulsuz güvenecekti ona Mehir, bunu biliyordu. Aylardan sonra sonunda kendini affettirecek, o gün yaşattığı korkuyu unutturacaktı ona. Oysa Mehir güvenmemişti ona. Hırsla iki yana sallamıştı başını.

Az önce geçirdiği krizin etkisindeki titreyen sesiyle “Bunu asla bilemeyeceğim değil mi Tan?” demişti ona.

Hayal kırıklığı doluydu sesi. Yıkıp geçmişti Tan’ı. Bunu yapabileceğine gerçekten inanması, Aylardan sonra bile hala bu düşüncede direnmesi, tüm benliğini yerle bir etmişti sanki.

Onun gözündeki, her zaman güvenebileceği kahraman imajının, yıkılarak, ona el kaldıran sefil bir korkağa dönüşmesinin gürültülü sesini duyar gibi olmuştu genç adam. Ve Mehir, sefil olanın yerini sağlamlaştırmıştı içinde. Yalan olana, kahramana hiç yapmadığı kadar sahip çıkmıştı Mehir. Öfke bir sarmal gibi ele geçirmişti Tan’ı yeniden. Ve kendine hâkim olmak için savaşırken, dişlerinin arasından “Hadi gidelim artık…” demeyi zar zor başarmıştı.

Arabayı kullanmaya devam ederken düşünmeden edemiyordu. Neden bu hale gelmişlerdi? Nasıl olmuştu? Aynı kavgaların, aynı olayların üst üste yaşandığı bir döngünün, içine sıkışmış kalmış gibiydi ikisi, bir türlü çıkış yolunu bulamadıkları, karanlıkta kör, sağır kaldıkları, sürekli birbirlerini yıprattıkları bir labirentteydi ikisi …Ve Mehir kendi çıkışını açmıştı sonunda.

İnşa ettikleri, kurdukları, özenle besleyip büyüttükleri her şeyi, labirentlerini oluşturan bütün o duvarları yıkıp geçerek, kendine bir yol açmaya karar vermişti karısı. Boşanacaktı, şehir değiştirecekti ve ondan kurtulacaktı. Ya da en azından Mehir öyle olduğunu düşünüyordu. Ama yanılıyordu elbette… Bu düşünceyle sakinleştiğini fark etti bir anda. Evet, sakinleşmenin de ötesine, keyiflenmeye de başlamıştı sanki. Gülümsemesi genişleyerek ıslık çalmaya başlarken aklından geçen düşünce, ”O öyle sanmaya devam etsin…” olmuştu.

Madem şehir mi değiştirmek istiyordu? Değiştirirdi o zaman.

Büro mu bulmuştu? Ona da itirazı olmayacaktı, sekreterini mi ayarlamıştı? Ne güzel… Onu sıkıntıdan kurtarmıştı yani, askere giderken elindeki tüm işleri başkalarına bıraktığına göre, onu İstanbul’ da tutan bir şey yoktu ki. Eylül de zaten 6 ay sonra Ankara’ya taşınmayacak mıydı? Tarık’ın dönmesini bekliyordu genç kız. 3-4 ay erken gelmesi fikrini Tarık’a açtığında, onun Eylül’ü ikna etmeyi başaracağını adı gibi biliyordu Tan. Tek sıkıntı öykü’ydü Tan için. Eylül konusunu bilip bilmediğinden haberi yoktu ama öğrendiği an ağzından kaçıracağı kesindi ve bunu Mehir’in bir süre daha öğrenmemesini tercih ederdi.

Mehir birden “Beni Öykü’ye bırakır mısın?” diye sorduğunda irkildi panikle. Düşüncelerinden bir kısmını yüksek sesle mi dile getirmişti, ya da Mehir düşüncelerini mi okuyordu?

Yolu unutarak aniden, Mehir’e çevirdi başını, “Öykü’ye mi ?” diye sordu hayretle. Arkadaki aracın durmamacasına kornaya basmasıyla, dişlerinin arasından bir küfür savurdu öfkeyle.

Kısa bir süre sonra bulduğu en uygun yere arabayı çekerken “Düşüncelerini okumuş olmasını mümkün olmadığının farkındasın değil mi ?” diye düşünüyordu için için. Bu sadece bir tesadüftü elbette, rahatsız edici bir tesadüf… Bunun önceden planlanmış bir ziyaret olamayacağını adı gibi biliyordu Tan. Öyleyse… Kaçıyordu Mehir. Öfkenin yine kendini eline geçirmek üzere olduğunu fark ederek gözlerini sıkı sıkı yumdu. Bir süre sakinleşmeye çalıştı.Ve omuzlarından kavrayıp onu kendine getirmek için sarsmak yerine, sakin tutmaya çalıştığı bir sesle, neden Öykü’ye gitmek istediğini sordu ona.

“Anneme gidemem…” dedi Mehir başını hafifçe yana eğerek.

Yan gözle Tan’a bakmıştı hemen arkasından, babasından azar yemeyi bekleyen küçük bir kız çocuğuna benziyordu o haliyle. Küçüklüğü belirdi gözlerinin önünde. Yanlış bir şey yaptığında sessizce yanına yaklaşarak, ne yaptığını anlatarak, onu korumasını beklediği o günlerdeki gibi bakıyordu karısı yine.

“Beni korursun öyle değil mi Tan, anneme söylerken yanımda olacağına söz ver…” diye yalvaran, ona nazlanan tatlı sesini duyar gibiydi yine. Ve koruyamamıştı onu. Yıllardan sonra bunu fark etmiş olmanın dehşeti bedenini eline geçirirken, kendine öfkesi büyüdü büyüdü içinde… Yıllarca onu uzaktan sevip, o zarar görmesin diye onu kollamaya çalıştıktan sonra, en büyük zararı kendisi vermişti yine. Hırçınını, küçük sevgilisini koruyamamıştı, çocuklarını koruyamamıştı.

Tan gözlerini kapatarak başını arkaya yasladı bir an için.”Sinirlenme… Sinirlenme…” diye geçirdi içinden. Öfkesini kendi üzerine alacaktı Mehir, o gün olduğu gibi, kavga ettikleri o gün, onu suçladığı gibi suçlayacaktı yine. Asıl kızgınlığının kendi kendine olduğunu anlamayacaktı. Hala aynıydı Mehir, o küçük kız çocuğuydu, hırçın, haylaz, sevimli… Masum… Tüm ateşine, sinirlendiği zaman parlayan gözlerine, diklenen sesine rağmen… Ürkekti…

Ve yine yapıyordu işte. Yıllar önceden yaptığı gibi. Hiçbir zaman erişemeyeceğini düşündüğü o güçlü, sakin anne figürünün karşısında durmak için bir başkasına sığınıyordu. Annesine gidemezdi, çünkü giderse Sahra neler olduğuna dair üstüne gidecekti Mehir’in. Ve o da annesiyle yüzleşip başarısız olduğunu söylemektense kaçıyordu. Yine…

Derin bir nefes aldı önce, “Öykü’ye de gidemezsin Mehir…”dedi gergin bir ses tonuyla. Kurduğu cümleyi mühürlemek ister gibi gözlerini açarak ona doğru döndü.

Mehir kısa an için şaşkınlıkla ona bakakaldıktan sonra , “Gidemez miyim? Neden?”diye sordu.

Neden gidemeyeceğini sorduğu an öfke alev almış bir asit sütunu gibi yükseldi boğazında yeniden. Neden? Bunu soruyor muydu gerçekten de? Zorlukla yutkundu genç adam.

“Sinirlenme…”diye tısladı zihnindeki ona hâkim olmaya çalışan ses.

“Mehir, konuşmamız gerekiyor…”dedi sabrının sınırında, inanamayan bir inlemeyle.

Oturduğu yerde iyice döndü ona doğru. Genç kadının düşünceli bir ifadeyle dudaklarını kemirmesini, kaşlarını çatmasını, ıslak kirpiklerinin karasızlık içinde çırpınmasını, bakışlarıyla karşılaştığı an hızla kaçan gözlerini takip etti sabırsızlıkla. Sonunda onun içini çekmesiyle beklemenin işkencesi bittiğinde, Mehir, başını önüne eğerek kısık bir sesle “Biz konuşamıyoruz ki Tan… Ne zaman konuşmaya çalışsak kavga ediyoruz, “ dedi ona.

HIRÇIN ...Bu hikayeyi ÜCRETSİZ oku!