56 - Bir Gölge Oyunu (IV)

57 32 0

Akşam eve dönen Melis kapıdan girer girmez mutfakta yemek yapmakta olan babası ile göz göze geldi.

"Ooo! Prensesim sonunda eve teşrif etmişler." dedi babası, Melis'i görür görmez.

"Ama bugün bir iki saat geç geleceğimi söylemiştim, babacım. Niye sitem ediyorsun?" dedi Melis. Çantasını girişteki vestiyerin askısına asarak mutfağa, babasının yanına geldi. Babası tavada kemikli tavuk parçaları kızartıyor, aynı zamanda diğer ocakta makarna haşlıyordu.

"Bir iki saat deyince, iki saat olarak algılamam gerekiyormuş demek ki; bir saat değil." dedi babası sitemkâr, fakat sevecen bir ses tonu ile.

"E, olsun! Sözümde durdum ama değil mi sonuçta?"

"Sen hasta değil miydin?"

"Yok geçti."

"Nasıl? Yarın doktora gidecektik ya? Hatta sen demiştin beni götür diye."

"Gitmemize gerek kalmadı, babacım. Boğazım iyi şuan. Bir ara yutkunamıyordum ama nedense şimdi iyiyim." dedi Melis. En son Uras'ın yanındayken boğazının karıncalandığını ve yandığını hatırlasa da şimdi kendisini iyi hissediyor olmasının üzerinde durmadı. Babasına yaklaşarak uzattığı yanağına bir öpücük kondurdu ve pişmekte olan yemeklere baktı.

"Aman babişkom neler yapıyormuş? Of! Karnım da ne aç! Çıtır çıtır tavuklar! Hemen üstümü değiştirip geliyorum." dedi, heyecanla.

"Hadi o zaman acele et bakalım. Neredeyse hazır."

"Hım! Baba unutmadan... Bu akşam Uras'lara gitmem gerekiyor."

"Kızım bu şuan mı söylenir?"

"Sana dün söylemeyi unuttum. Sınava hazırlanmak için birlikte çalışacağız."

Babası manalı bakışlarla Melis'i baktı ve:

"Ailesinin haberi var mı?" dedi.

"Evet, var. Onlar da evde olacak zaten."

"Bu aralar çok 'Uras' der oldun, ama bir türlü tanıştırmadın bana. Arkadaşlığınız epey ilerlemiş anlaşılan."

"Baba, Uras iyi birisi. Tanırsan sen de çok seversin. Emin ol." dedi Melis ve üstünü değiştirmek üzere babasının devam eden manalı bakışları eşliğinde yanından ayrıldı.

O sırada Uras; Uygar, İlayda ve Maya ile birlikte ailecek yediği yemeğinin ardından, onlardan izin isteyerek odasına çekilmişti. Yıllardır kitaplığının rafında duran öz annesinin ve babasının fotoğrafına dalmıştı. Bu fotoğrafı henüz küçük bir çocukken kendisi çektiği fotoğrafta Rana ve Ufuk birbirine sarılmış gülümsüyorlardı. Uras, bu kareye her baktığında yüzünde güneş açıyordu; bu hüzünlü bir gülümsemeydi. Bazen fotoğrafın hareket ettiğini hayal ediyor; sanki onların birbiriyle konuştuğunu, birbirlerini öptüğünü, hatta Uras'ı yanlarına çağırarak kendisine sarıldıkları gözünün önünde bir film şeridi gibi canlandırıyordu. Uras için artık o hareketsiz bir resimden çok, hayal gücünün can verdiği eseriydi.

Kurduğu hayallerin ardından silkelendi, geri döndü ve çalışma sandalyesine oturdu. Masasının üzerinde duran dizüstü bilgisayarını açtı. İnternette sadece biraz gezinmek niyetindeydi. Belki sosyal ağ hesabına bir göz atar, bildirim var mı diye bakardı. Gözü birden masanın kenarında renkli ışıklarını hala etrafa saçmakta olan o tuhaf süs eşyasına takıldı. Elini götürerek üzerindeki ilginç harflere başparmağı ile dokundu. Dokunmasıyla birlikte harfler olduğundan daha fazla parlamaya başladılar ve sonra eski haline döndüler. Bunu ilk kez yapmadığı için şaşırmamıştı Uras. Bu eşya ile ilgili keşfettiği tek şey bu diyebilirdi.

"Nesin sen?" diye sordu sessizce. Ardından sesini yükseltti:

"Neden bu kadar ağırsın? Üzerindeki işaretler de ne? Babamın kasasında ne arıyordun?" Uras'ın sesi her cümlesinden sonra biraz daha yükseliyordu. "Şeklin sebepsizce yamuk. Ne işe yarıyorsun? Kapağın nereden açılıyor bulamıyorum. Lanet olsun sana! Bana bir şey söylesene!"

Eşya sessizce ışıldamaya devam ediyordu.

"Aptal Uras!" dedi kendi kendine. "Cansız bir eşya ile konuşuyorsun."

Dizüstü bilgisayarını kenara iterek önünde boş bir alan oluşturdu. Eşyayı iki eliyle tutarak var gücüyle kendine doğru çekti ve önüne kadar getirdi. Işıklı küçük sembolik harflerin olduğu düz bölgeye dikkatle baktı. Kaç harf olduğunu saydı; 27 harf olduğunu tespit etti. Harflerin Latin alfabesi ile uzaktan veya yakından alakası yoktu. Eğik kavisler, noktalar ve kısa çizgiler kimi zaman kesişiyor, kimi zaman farklı açılarda birbirlerine teğet geçiyordu. Harflerin ana gövdesini oluşturan eğik çizgilerin üzerinde iri noktalar vardı ve bu noktaların sayısı her harfte değişiyordu. Genel olarak şekilleri Arap veya Hint alfabesini andırsa da bariz farklılıklar olduğu ortadaydı. Eski uygarlıklara ait bir alfabe olabilir diye düşündü Uras. Bunu öğrenmek için masanın diğer ucuna sürüklemiş olduğu bilgisayarı kendine yaklaştırdı ve yeryüzündeki alfabe çeşitlerini araştırmaya başladı. Eşyanınkiler ile benzerlik taşıyıp taşımadıklarını anlamak için birçok kaynaktan yeni ve eski alfabe türleri ile karşılaştırdı. Yaklaşık bir saat süren araştırma sonucunda hiçbir bilgiye ulaşamadı.

Sandalyesinden kalktı ve iki eliyle cismi kavradı. Bir hayli ağır olduğunu bildiğinden dolayı bunu dikkatlice, beline zarar vermeden yaptı. Aksi takdirde, onun gerçek ağırlığını bilmeyen biri küçüklüğüne aldanıp bir tarafını incitebilirdi. Bütün gücünü kullanarak onu masadan kaldırdı ve yere bıraktı. Cisim yere gülle gibi düştü ve ahşap zemini hafifçe çökertti.

"Eyvah!" dedi içinden. Uygar ve İlayda bundan hoşlanmayacaklardı. Görmemeleri için çöken bölgeyi daha sonra bir kilim ile kapatması gerekecekti. Gardırobuna giderek alt çekmecesini açtı. Bu çekmece 'her şey' çekmecesiydi: İçinde iğneden ipliğe birçok araç-gereç mevcuttu. Eline iri bir çekiç aldı ve eşyanın yanına geri döndü. Çekici iki eliyle kavradı ve bütün gücüyle – eşyanın üzerindeki harflerin bulunduğu düz alana denk gelecek şekilde – indirdi. Bunu defalarca tekrarladı. Yorulduktan sonra çekici kenara bıraktı ve eşyaya göz attı. En azından ekranının kırılması veya hiç olmazsa çatlaması gerekiyordu. Böylece kırarak içini görebilir, nasıl çalıştığı konusunda fikir sahibi olabilirdi. Ne yazık ki Uras bunu da başaramamıştı; eşyanın üzerinde en ufak bir çizik dahi yoktu.

Uras ve İlk Yolculuk (Yakında Raflarda)Bu hikayeyi ÜCRETSİZ oku!