26 - Çaylak (III)

54 37 0

Kızıl zırhlı adam ayaklarının altındaki toprağı ezerek ağır adımlarla genç askerin yanından uzaklaştı. Bunu fark eden genç asker dayanamayarak dizlerinin üzerine çöktü, kafasını yere eğdi ve derin bir nefes aldı.

"Yaşın kaç asker?" diye sordu kızıl zırhlı adam. Sesi, görünümünün aksine kulağa bir hayli yumuşak, naif ve kibar geliyordu. Genç asker doğru duyduğundan bir an emin olamadı. Başını kaldırdı ve adama şaşkınlığını gizleyemeden bakakaldı. Böyle birinin bir beyefendi gibi konuşacağını hiç ummamıştı.

"Sana yaşın kaç dedim. Yoksa işitmiyor musun?" diye sordu adam tekrar.

Asker, zor da olsa ağzından birkaç kelime çıkarabildi:

"On sekiz, efendim."

Kızıl zırhlı adam durdu ve kafasını geriye çevirerek genç askere baktı.

"Efendim mi? Efendiye benzer bir halim mi var?" dedi ve yüzünü tekrar geri çevirdi.

Genç askerin kendisine bu şekilde seslenmesi, kızıl zırhlı adamın yüzünde bir tebessüm oluşturdu; yine de olağandışı rahat ve sakin tavırları, genç askerin korkusunu giderek artırıyordu. Gözlerini ondan ayıramıyor, her an ölecekmiş gibi hızla soluk alıp veriyordu.

Gökyüzünün karanlığında gizlenen kara bulutlar ilk yağmurunu bırakmaya başladı. Yüzünde damlaların ıslaklığını hisseden kızıl zırhlı adam başını havaya kaldırdı ve:

"Hay aksi! Tam zamanında!" dedi. Durumdan memnun olmadığı belliydi.

O esnada belinden çatırdayarak kırılan ağaçlardan biri, inceldiği yerden koparak havaya doğru yükseldi. Sonra birden onlarca küçük parçaya bölünerek kızıl zırhlı adama doğru havada yol almaya başladı. Ağaç parçaları kendi kendine hareket ediyordu ve bir araya gelerek havada küme oluşturuyorlardı. Odun kümesi adamın ayaklarının dibine kadar geldi ve toprağın üzerine düşüp birden alev aldı. Bunlar olurken, kızıl zırhlı adam kılını dahi kıpırdatmamıştı. Genç asker olanları soluk almadan izledi. Kendi kendine yanan odunları görünce oradan kaçmamak için büyük çaba sarf etti, fakat bunu yapamayacağını biliyordu. Onun yerine ayaklarını panikle ileri doğru ittirerek arkasında duran kayaya yaslanmayı tercih etti.

Az önce şiddetlenen yağmurun tek bir damlasının bile yakınlarına düşmediğini fark etti genç asker. Bu çok tuhaftı. Yüzünü gökyüzüne çevirdi. Oysa yağmur olanca hızıyla yağmaya devam ediyordu. Yağmur damlaları yaklaşık iki adam boyu kadar yüksekte görünmeyen bir engele çarpıyor ve kenarlara doğru kanallar oluşturarak akıyordu.

Kızıl zırhlı adam, genç askerin şaşkınlığını görür görmez:

"Korkma çocuk! Yoksa ıslanmak hoşuna mı giderdi?" dedi.

Asker dizlerini karnına kadar çekip ellerini birbirine kavuşturmuş, yaslandığı kayanın önünde korkudan titriyordu.

"Hadi ama! Öyle manasızca bakmayı kes, çocuk. Ateşi kimin için yaktığımı zannediyorsun?" dedi adam. "Sence benim ısınmaya ihtiyacım mı var?"

"..."

"Peki... Eğer orada öyle oturmak ve susmak istiyorsan sen bilirsin." dedi adam. Ağır adımlarla yürüyerek çukurun hemen yanında yerde cansız yatan bir bedenin yanına geldi ve ceplerini karıştırmaya başladı. Bir müddet ölü bedeni etraflıca yokladıktan sonra aradığını buldu ve:

"İşte bu!" dedi heyecanla. Ortaya çıkardığı bir paket sigarayı ve gazlı gümüş bir çakmağı genç askere gösterdi. Paketin içinden bir sigara asıldı, iki dudağının arasına koydu ve çakmağı ile yakıp dumanı yavaşça içine çekti.

Uras ve İlk Yolculuk (Yakında Raflarda)Bu hikayeyi ÜCRETSİZ oku!