25 - Çaylak (II)

66 37 0

Onbaşı ilk önce çevresini etraflıca inceledi. Birçoğu belinden kırılarak eğilmiş olan ağaçların yaprakları ve dalları yere değiyordu. Kırılmaların güçlü bir çarpışmanın etkisi ile oluştuğunu düşündü.

"Bu bir gök taşı." dedi Onbaşı askerlerine dönerek. Atından indi ve çukurun kenarına doğru dikkatle yürüdü. Siyah postallarının ittiği taşlar, çukurun içine doğru yuvarlanıyor ve gözden kayboluyorlardı. Taşların sesini duyabiliyordu Onbaşı. O zaman çukur sandığı kadar derin olmamalıydı. Yüzünü aşağıya doğru eğse de dibini göremedi. Çukurun detayları tamamen siyahın ve karanlığın içine gizlenmişti. Burnuna gelen yoğun yanık kokusu bunun bir göktaşı olduğunu doğruluyordu. Atına geri dönerek eyerinde bağlı duran gaz lambasını eline aldı ve fitilini cebinden çıkardığı bir kibrit ile ateşledi. Çukurun kenarına döndü, lambayı karanlığa doğru uzattı ve aydınlanan çukuru tekrar incelemeye başladı. Arkasında sessizce komutanını izleyen meraklı askerlerden biri dayanamayarak:

"Bir şey gördünüz mü Onbaşım?" diye sordu.

Onbaşı kafasını iki yana sallayarak:

"Hayır" diye cevap verdi. "Burada hiçbir şey yok. Göktaşı parçalanmış olmalı."

Ansızın, orman tarafındaki çalılıkların arasında bir kıpırtı görüldü.. Onbaşı yüzünü sesin geldiği yöne doğru çevirdi. İçini ani bir korku sardı, çünkü kıpırtının neden olduğu çalı sesi çok da uzaktan gelmiyordu. Çalılıklar karanlıktı; arkasındaki orman ise ondan daha karanlıktı. "Neyse!" diye geçirdi Onbaşı içinden. Kayda değer bir durum olmadığını düşünmeye tam başlamışken, bu sefer bir ağaç dalı kırılma sesi duydu. Ses netti ve diğer askerler tarafından da algılanmıştı. İstemsiz bir şekilde sırtındaki tüfeğine davranan Onbaşı'yı gören askerler korkuyla atlarından inerek tüfeklerine ellerine aldılar ve iri ağızlı namlularını çalılıklara doğru yönelttiler.

Onbaşı, gözlerini sesin geldiği muhtemel yöne doğru sabitledi ve gaz lambasını başının üzerine tutarak çalılıklara doğru yöneltti. Diğer elini askerlere ateş etmeyin demek istercesine havaya kaldırdı. Öncelikle orada neler olup bittiğini anlamak istiyordu. Yakınlarda yaşayan bir yaban domuzundan ya da herhangi bir orman hayvanından kaynaklanmış olabilirdi. Bu acemi askerlerin panik yaparak ortalığı birbirine katmaları, o an isteyeceği son şey olurdu. Bu yüzden bir süre sessizce beklemeyi ve biraz olsun aydınlanan çalılıklara göz gezdirmeyi tercih etti. Sonra askerlerine dönüp baktığında hepsinin çoktan korkuya teslim olduklarını gördü. Neredeyse tüfeğin nasıl tutulması gerektiğini dahi unutmuşlardı.

Tanık olduğu bu trajikomik hallerine sinirlenen Onbaşı:

"Kendinize gelin ahmaklar! Belki bir yaban domuzundan korktuğunuzun farkında mısınız?" dedi.

Onbaşı, birden elindeki gaz lambasını yere düşürdü ve bakışları donuklaştı. Askerler komutanlarının kendilerine neden böyle hissiz manasız bir şekilde bakıyor olduğuna bir anlam veremiyorlardı. Onbaşının gözleri neredeyse yuvalarından fırlayacaktı. Sanki bir şey söyleme gayretiyle nefes almaya çalışıyordu; askerlere duyurabildiği sadece anlamsız hırıltılardan ibaretti. Ağzından çıkan kan akıntısı dudaklarının kenarından dökülmeye başladı. Gördüklerini idrak etmekte zorlanan askerler, Onbaşı'nın kafasını, boynundan kusursuzca kesilmiş şekilde yere düşerken ve önlerine doğru yuvarlanırken gördüklerinde ne yapacaklarını şaşırdılar. Nihayetinde kafasız kalan vücudunun yere bir kum çuvalı gibi düştü.

Askerler tüfeklerinin namlularını nereye çevirecekleri konusunda kararsızlık yaşıyorlar, panikten neredeyse birbirlerini vuracaklarmış gibi görünüyorlardı. O sırada çalılıkların arasından karanlık bir adam belirince, kararsızlık yaşamayı bırakarak tüfeklerini o yöne doğru sabitlemeyi başardılar. Tetikler basıldı ve tüfeklerin her biri sırasıyla patladı. Namluların ucundan çıkan alevler karanlık nehir kıyısını an be an aydınlatmaya başladı. Buna rağmen adam, olağandışı bir şekilde karanlık kalmaya devam ediyordu. O sadece bir gölgeden ibaretti ve bu asla değişmiyordu. Barutun namlu ucunda oluşturduğu kıvılcımların arasından çıkan saçmalar, ağaçları ve yaprakları parçalıyorlar, buna rağmen adama zarar veremiyorlardı.

"Lanet olsun! Bu bir hayalet!" diye bağırdı askerlerden biri tüfeğini yere atarak. Hızla atına doğru yöneldi, fakat uzaklaşmak istemesi nafileydi; çünkü kafası, üzerine giydiği uzun asker şapkasıyla birlikte vücudundan ayrıldı ve yerde bir top gibi yuvarlandı. Karanlık adam, an bile sayılamayacak bir sürede yer değiştirmişti. Bu sefer atın hemen yanındaydı ve orada hareket etmeden bekliyordu.

Diğer askerler, arkadaşlarının iki parça halinde yere serilişini görünce küçük dilini yutmuşçasına sustular. Neyle karşılaştıklarına anlam veremiyorlardı ve barutsuz tüfekleri onları hiçbir şeyden korumuyordu. En genç olan asker, tüfeğini tekrar doldurmaya çabalarken, arkadaşlarının kafalarını vücutlarından teker teker ayrılırken izlemek zorunda kaldı. Karanlık adam tam önünde belirdiğinde ise sıranın kendisine geldiğini biliyordu. Elleri o kadar titriyordu ki barutu namlu ucuna denk getiremiyor, telaştan etrafa saçıyordu. Bu şekilde bir yere varamayacağını anlayınca silahını yere attı, gözlerini kapadı ve dua etmeye başladı. Karanlık adam o kadar yakınındaydı ki istese kolunu kaldırarak askere dokunabilirdi ve asker bunun farkındaydı. Ona bakmaya cesaret edemiyordu. Bu yüzden gözlerini kapalı tutmaya devam etti. Ancak böyle yapsa da onu son gördüğü hali zihninden atamıyordu. Hayatında ondan daha siyah ve daha karanlık bir şey ile karşılaştığını hatırlamıyordu.

Asker, bildiği bütün duaları okuduktan bir süre sonra hala yaşamakta olduğunu fark edince, karanlık adamın gitmiş olmasını umut ederek gözlerini araladı. Yanılıyordu, hala yanı başındaydı, fakat değişen bir şeyler vardı: Karanlık adam artık karanlık değildi, tıpkı kendisi gibi etten ve kemiktendi. Genç asker, geceye rağmen adamın yüzünün ve bedeninin ayrıntılarını görebiliyordu. Adam, omuzlarına kadar düşen düz uzun sarı saçları ve güzel denebilecek kadar pürüzsüz beyaz yüzü ile ne bir hayalete ne de bir canavara benziyordu. İnce kaşları saçları ile aynı renkteydi ve gözleri masmaviydi. Vücudu, boyundan ayaklarına kadar kızıl ve gösterişli bir zırh ile kaplıydı. Bu zırh, birbirinden bağımsız birçok parçanın bir araya gelmesinden oluşmuştu. Bu parçalar vücudunun anatomisine uygun, muazzam bir simetriyle dizilmiş, bedenini tamamen kaplayarak gösterişli bir savaş zırhı görünümüne bürünmüştü; Onun sıradan bir zırh olmadığından emindi genç asker. Parçaların birbirleri ile birleştikleri yerlerde yarım parmak genişliğinde boşluklar vardı. İnsan bedenindeki damar yollarını andıran bu boşluklar ışıldıyordu ve bu ışıltılar belli bir yöne doğru durmaksızın hareket ediyordu. Alevden damarları andırıyor, bir örümcek ağı gibi zırhının her yerini sarıyordu.

Ağzından süzülerek yere damlayan salyalarının farkında olmayan genç asker, yerde yatan başsız bedenleri görünce:

"Yüce Tanrım!" diyebildi sessizce. Bütün arkadaşları kendileri korumaya bile fırsat bulamadan helak olmuşlardı ve yerde hareketsizce yatıyorlardı.

Uras ve İlk Yolculuk (Yakında Raflarda)Bu hikayeyi ÜCRETSİZ oku!