12 - Rüzgar (III)

71 38 2

Uras ahıra döndü ve siyah atın bulunduğu bölmenin kapısını açtı. Rüzgâr'ı usulca dışarı yönlendirdi ve malzeme dolabından çıkardığı aksesuarlar ile onu güzelce giydirdi. Atı, dizginlerinden tutarak atış poligonun diğer tarafına kadar götürdü. Kiremit çatısı olan bağımsız bir sundurmanın gölgesine yerleştirilmiş eski metal bir dolabının önünde durdu ve dolabın kapağını açtı.

Dolap ok malzemeleriyle doluydu. Dolabın içinden ilk olarak bir ok sadağı çıkardı Uras. Sadak, doğal görünüme sahip hayvan derisinden dikilmeydi. Alt rafın üzerinde sıra sıra dizilmiş karbon uçlu oklardan eline sığdırabileceği kadarını avuçladı ve sadağına dikkatlice yerleştirdi. Sol koluna korumalık, sağ eline ise parmaklığını taktı. Sonra sadağı, boynundan geçirerek sırtında sabitledi. Dolabın içinde çeşitli boyutlarda ve türlerde yaylar vardı. Kısaca bir göz gezdirdikten sonra eline klasik kanatlı ahşap bir yay aldı. Klasik yayı tercih etmişti Uras, çünkü gösterisi hız gerektirecekti. Klasik yaylar hafifti ve oku yerleştirmek diğerlerine göre daha kolaydı. Uras artık hazırdı. Yanı başında uslu bir şekilde beklemekte olan atının yanına döndü ve üzerine çıktı.

Melis, Uras'ın yaptığı hazırlığı sıkılmadan izliyordu. Uras da bunun farkındaydı. Melis'in onu dikkatlice izliyor olması onu heyecanlandırsa da belli etmemeye çalışıyordu. Kesinlikle hata yapmamalıydı. Onun gözünde küçük düşmek isteyeceği son şey olurdu. En iyi gösterisini yapmayı ve onu etkilemeyi planlıyordu.

Dizginleri kaldırarak atını şaha kaldırdı ve atı dörtnala koşturmaya başladı, Uras. Ayaklarını atının karnında sıkıca sabitledi. Sağ elini başının arkasına götürerek sadağından bir ok çekti, oku yay yatağına yerleştirdi ve yayı hedefe doğru kaldırdı. Atış yapması için sadece birkaç saniyesi vardı. Hedef olarak saman ve tahtadan yapılma insan figürlü korkuluğu seçti. Yayın ipini gerdi. Atın koşarken neden olduğu ani yükselişleri ve alçalışları, yerçekimini ve rüzgârı hesaba katması gerekiyordu. Gözlerini kıstı ve hedefine odaklandı. 'İşte şimdi tam zamanı.' diye geçirdi içinden. Sağ parmaklarını açtı ve gergin ipi serbest bıraktı. Ok yüz metre boyunca tiz bir ıslık çıkarıp korkuluğun tam yüzünün ortasına saplandı.

Uras atını yavaşlattı ve arkasında yükselen toz bulutu eşliğinde atını şaha kaldırarak Melis'in hemen önünde durdurdu. Melis gördükleri karşısında büyülendi. Bu Uras, her gün okulda gördüğü -konuşmayan ve neredeyse hiç arkadaşı olmayan- Uras mıydı, yoksa başka biri miydi diye düşündü. Yaşadığı şaşkınlığın ardından heyecanla ayağa kalkarak onu alkışa tuttu.

"Uras, harikaydın!" dedi Melis.

Uras'ın yüzünde başarının getirmiş olduğu huzurlu bir gülümseme vardı.

"Teşekkür ederim." dedi Uras, gülümseyerek. Bir yandan atla birlikte çevresinde dönüyor, diğer yandan atını sabitlemeye çalışıyordu. İpleri sıkıca tutarak atını durdurdu ve seri bir şekilde kendine has tarzıyla yere atladı. Ardından atına yaklaşarak yelesini sol eliyle okşadı.

"Aferin Rüzgâr. Beni yine hayal kırıklığına uğratmadın."

"Ne diyeceğimi bilemiyorum. Tam anlamıyla mükemmel bir atıştı. Uras, sen nasıl öğrendin bunu?" dedi Melis.

"Ok ve yay kullanmaya küçük yaşta başladım. Pratik yaparak kendi çapımda bir şeyler yapıyorum. Biraz da şanslıydım sanırım."

"Bana da öğret bunu, ne olur!"

"At üstünde mi?"

"Tabi ki hayır." diyerek güldü Melis. "Sadece ok atmayı demek istemiştim."

"Olur." dedi Uras. "Rüzgâr'ı ahıra geri götürmeme izin ver o zaman. Sen dolabın bulunduğu yere git. Ben hemen gelirim." dedi Uras.

Kısa süre sonra Uras, Melis'in kullanması için atışı kolay makaralı modern bir yay seçti. Okları hazırladı ve ona yayın nasıl tutunulacağını, nasıl gerileceğini ve okun nasıl yerleştirileceğini bir bir anlattı. Melis'i, hedeflerin elli metre karşısına geçirip birçok atış bile yaptırdı. Melis, yayın ipini germekten kolunda derman kalmamasına rağmen bu etkinlikten çok keyif aldığını fark etti. Ok atmayı öğrenmekten çok Melis, Uras'ın kolları arasında olmaktan hoşlanmıştı. Mutluluğu yüzünden okunabiliyordu. Okun nasıl tutulacağını gösterirken Uras'ın ona her dokunuşu, Melis'in içinde sevimli bir kıpırtıya sebep oluyordu. Bunlar ince ve nazik dokunuşlardı. Uras aşırıya kaçmamaya özen gösteriyor, bu davranışı Melis'in gözünden kaçmıyordu.

Güzel bir günün ardından güneş battı, yarım ay gökyüzündeki yerini aldı. Yarın Pazartesi'ydi. Okula gideceği için o gün erken yatmaya karar verdi Uras. Yatağına uzanıp zihninde Melis'le geçen dopdolu günün kısa bir özetini yaptıktan sonra hiç olmadık yerde Burak düştü aklına. Okul kurulu tarafından başka bir okula gönderilmişti. Artık onun donuk bakışlarına ve işkencesine maruz kalmak zorunda değildi. Onu daha fazla düşünerek mutluluğunu dağıtmak niyetinde de değildi Uras. Bu yüzden kendini hemen başka düşüncelerle meşgul etmeye çalıştı.

Uygar, bütün gün alarm işleriyle uğraşmıştı. Eve gelen bire ekip tarafından bahçenin her köşesine kamera yerleştirilmiş, evin içine ve dışına sıkı bir güvenlik sistemi monte edilmişti. Bu yüzden temizlik için hizmetçi Ayşe Abla Pazar günü de çalışmak zorunda kalmıştı. Bugünden itibaren Uygar'ın çalışma odasında bulunan bilgisayardan her şey kontrol edilecek ve kayıt altına alınacaktı. Bahçede gördüğü adamı söylediğine pişman oldu Uras. Belki herkesi boşu boşuna telaşlandırmıştı ve durumu gereğinden fazla ciddiye almış olabilirlerdi.

Yatağının hizasında duvarda asılı olan babasından kalma yaya baktı. Her ne kadar süs eşyası gibi görünse de o kullanılabilir, gerçek bir yaydı. Metali siyah renkli, gece atışları için özel tasarlanmış, sessiz, makaralı modern bir yaydı. Çocukken babasının bu yayla yaptığı atışları nasıl bir heyecanla izlediğini hatırladı.

Babasını düşünmek Uras'a birden tamamen unuttuğu bir şeyi hatırlattı. Yatağından indi ve halının üzerine yüzüstü uzanarak yatağın altına doğru kolunu uzattı. Bir müddet sonra içinden tıkırtılar gelen küçük bir teneke kutu ve gazetelere sarılarak kamufle edilmiş bowling topu büyüklüğünde yuvarlak bir nesne çıkardı. Doğrularak halının üzerine oturan Uras, ilk olarak teneke kutunun kapağını açtı. İçi artık değerini tamamıyla yitirmiş bozuk paralarla doluydu. Harcamaya kıyamadığı bu bozuk paraları ne heveslerle biriktirdiği günler aklına geldi. Dudak kenarlarında geçmişi yâd etmenin hüznü ve tebessümü belirdi. Teneke kutunun kapağını kapattı ve kenara koydu. Gözlerini yuvarlak gazetelerle sarılı nesneye çevirdi. Gazeteler eski tarihliydi ve artık sağlamlığını yitirmiş koli bantlarıyla sarılmıştı. İçinde ne olduğunu biliyordu Uras. Onu görmeyeli yıllar olmuştu. Bantlara parmağını geçirdi ve kolaylıkla kopardı. Eliyle gazeteleri aralayarak içindekini gün yüzüne çıkardı. Rengârenk ışık hüzmeleri Uras'ın yüzünü, odanın tavanını ve duvarları şekiller ile doldurdu.

"Nasıl? Hala mı?" dedi Uras, kaşlarını şaşkınlıkla kıvırarak.

Birçok kez bu ışıklı eşyanın ne olduğu konusunda epey vakit harcamıştı. Ona yuvarlak diyemezdi. Sıkılmış bir oyun hamuru gibi eğri büğrüydü. Yaklaşık küçük bir kavun büyüklünde olmasına karşın bir top güllesinden daha ağırdı. Sanki yer onu hırsla kendine doğru çekiyordu. Koyu tonlarda kendine özgü altın sarısı bir rengi vardı. Onu o an şaşkınlığa sürükleyen sebep rengi ya da şekli değildi. Yıllar geçmesine rağmen ışığının hala yanıyor olmasıydı. Geçen zamana rağmen pili nasıl tükenmemişti? Gerçi pili nereden takıldığını hala bulamamıştı.

Uras ve İlk Yolculuk (Yakında Raflarda)Bu hikayeyi ÜCRETSİZ oku!