2 - Küçük Şeyler (II)

149 44 2

-Uyanma vakti! Hadi kalk tembel! Hadi!

Bu üvey kardeşi Maya'nın sesiydi. Saat sabahın altı buçuğunu gösteriyordu. Böylesi tatlı ve sevimli 15 yaşında bir kızdan böyle kulak tırmalayıcı bir ses nasıl çıkabiliyordu; hayret ediyordu Uras. Onu sanki öz kardeşiymiş gibi seviyordu. Aralarındaki iletişim oldukça iyiydi, fakat bu sabah çok uykusu vardı ve her sabah olduğu gibi yine uykuya doyamadan kalkmak zorundaydı. Hele böylesine sinir bozucu bir ses ile uyanmak isteyeceği son şeydi. Sinirlendi Uras ve eline gelen ilk yastığı güzelce kavrayıp Maya'nın yüzüne fırlattı. Yastığın darbesiyle sarsılan Maya, Uras'a baktı ve az önce yüzüne çarpan yastığı yerden alıp Uras'a var gücüyle geri attı. Uras eline başka bir yastık daha alıp ona karşılık verince matrak bir yastık savaşı başlamış oldu.

"Beni şimdi çok kızdırdın Uras!" dedi Maya.

Uras'a göre daha sabahın körü olmasına rağmen Maya, beyaz gömleğinin üzerine giydiği bordo süveteri, bordo desenli lacivert okul eteği ve dizine kadar çektiği beyaz çorapları ile çoktan okula hazırdı.

Maya, yatağın üzerine bir sincap çevikliğiyle zıpladı ve başının üstüne kaldırdığı yastığı Uras'ın yüzüne tüm gücüyle indirdi. Bu ezici darbeden sonra Uras'ın az önceki uyku sersemliğinden eser kalmamıştı artık. İki elini havaya kaldırarak:

"Tamam, Maya, pes ediyorum! Sen kazandın! Hemen kalkıyorum." dedi. Maya ile uğraşmaktansa bir an önce hazırlanmayı yeğlerdi.

Bunun üzerine biraz olsun sakinleşen Maya:

"O zaman on dakikada kahvaltı için aşağıda hazır ol!" diyerek yatağın üzerinden aşağıya atladı ve sarı saçlarını, zaferin getirdiği gurur ile başının diğer tarafına doğru savurarak odayı terk etti.

Aşırı düzenli ve disiplinli bir lise öğrencisiydi Maya. Odası geniş olmasına rağmen daima derli topluydu. Kitaplığındaki kitaplar tıpkı birer inci gibi dizilmişti. Çalışma masasını itina ile düzenlerdi, yatağını her gün toplardı ve gardırobundaki kıyafetlerini muntazam bir şekilde yerleştirirdi. Bu alışkanlığını nereden ve nasıl kazandığı tam bir sırdı Uras için. Annesi ve babası zengin ve varlıklı olmasına rağmen hiç şımarmamıştı, fakat dış görünümü konusunda pek de mütevazı sayılmazdı. Her sabah saçlarını titizlikle düzleştirir, takılarla süsler ve okul üniformasıyla kahvaltıdan önce mutlaka hazır olurdu. Günlük hayatında olduğu kadar derslerinde de başarılıydı Maya. Uras ile aynı kolejde öğrenim görüyordu, fakat bölümleri ve ders sayıları farklı olduğundan, birbirleri ile ev dışında karşılaşamıyorlardı. Ödevlerini mutlaka zamanında yapardı ve öğretmenleri tarafından sıklıkla övülürdü. Her dönem sonu tam not ile eve döner ve takdirleri dinlemekten büyük keyif duyardı.

Uras çantasını hazırladı, üniformasını giydi, siyah ve gür saçlarını aynanın karşısında şekle sokup odasından çıktı. Hızla merdivenleri indi ve aşağı kata varır varmaz saatini vestiyer askısından alarak koluna taktı. Kahvaltı yapmak için mutfağa girecekti ki üvey annesi ve babasının yan odada fısıltıyla konuşmalarına kulak misafiri olduğunu fark etti. İçeride sessizce tartışıyor olsalar da konuşmalar Uras'ın duyamayacağı kadar sessiz değildi. Annesi sesini yükseltmeden konuşmaya dikkat etse de babası bunu önemsemiyor gibi davranıyordu.

"Farkında değil misin İlayda? Maya artık büyüdü."

"Biliyorum Uygar ama abartmıyor musun?"

"Allah aşkına bana abartıyorsun demeyi kes artık!"

"Hişt! Sessiz olur musun? Duyacak."

"Duyarsa duysun. Umurumda değil! Maya benim de kızım İlayda ve sana burada tehlikelerden bahsediyorum."

"Durumun ben de farkındayım, fakat şunu anlamıyorsun..."

Uras hafif aralık olan kapıya yaklaştı ve onları izlemeye koyuldu.

"O annesi ve babası tarafından terbiyeyle yetişmiş bir çocuk. Ayrıca Gencer'lere maddi ve manevi açıdan ne kadar borçlu olduğumuzu sana hatırlatmama gerek yok herhalde. Onu yanımıza aldığımızda ne kadar çaresizdi hatırlamıyor musun? Nasıl böyle taş kalpli bir adama dönüştün Uygar? Anlam veremiyorum."

"O artık çocuk değil İlayda. Koca adam oldu. Üstelik reşit..."

"Ne yapmalıyız peki? Sokağa mı atacaksın? Bu kadar zalim olabilir misin?

"Başka bir fikrim var. Sana anlatacağım. Beni dikkatle dinle."

"Şimdi olmaz. Birazdan gelir."

Uras için duydukları kâfiydi. Üvey annesi ile göz göze gelince kapı ağzından hızla uzaklaştı, ayakkabılarını eline aldı ve evi terk etti. Dış kapının kapanma sesini duyan İlayda endişeye kapıldı ve Uygar'ın yanından ayrılarak bahçeye çıktı. Uras'ın aceleyle evden uzaklaştığını görünce:

"Uras daha kahvaltını yapmadın!" diye bağırsa da, Uras çoktan gözden kaybolmuştu.

Annesi ve babası acı şekilde ölmüş bir genç adam için hayat yeterince zordu. Hayatın adil olmadığını biliyordu Uras. Bunu düşünecek kadar olgunlaşmıştı ve sahip olduğu kimliği ile yaşamak zorunda olduğunun da farkındaydı. Yoksa bunu hak edecek yanlış bir şey mi yapmıştı zamanında? Keşke diye düşündü Uras, kömür karası gözlerini dolduran gözyaşı nazik burnunun kenarından kayarken. Keşke bazı şeyleri değiştirebilecek gücü olsaydı. Kendisini o kadar zayıf hissediyordu ki dokunsalar cam gibi kırılıp tuzla buz olacaktı sanki. İstenmiyordu Uras. Yumruklarını sıktı.

Evleri kasabaya uzak, ormana ise yakındı. Önüne çıkan ilk patika yola girerek var gücüyle koşmaya başladı. Yol irili ufaklı taşlar ile doluydu. Böyle bir yolda süratle koşmanın ne kadar tehlikeli olduğuna önem vermiyordu Uras. Hatta keşke bir kaya parçasına takılsa ve yere düşseydi. Düşmüyordu. 'Lanet olsun!' diye bağırdı içinden. Patika yoldan koşmayı bıraktı ve ormanın içine daldı. Bu sefer yüksek çam ağaçları ile dolu eğimli bir arazi üzerinde aşağı doğru yol alıyordu. Yerde kırılmış ağaç dallarının üzerinden zıplıyor, bir kayadan diğerine atlıyor, ağaçlara tutunuyor ve arasından kayarak ilerliyordu. Nereden nereye gittiği hakkında en ufak bir fikri yoktu. Umursamıyordu da. Ormanın dikenli çalıları, kollarını bıçak gibi çiziyordu. Birkaç dal parçası yüzünü -gözünün hemen altından- çizmişti bile. Uras aldırmıyordu. O kadar üzülmüştü ve kalbi kırılmıştı ki başka hiçbir acıyı hissedemiyordu.

Fark etmediği bir anda, toprağın altından dışarı doğru uzanan bir ağaç köküne takıldı ve yüzüstü yere kapaklanarak yuvarlanmaya başladı. Taşlar iriydi ve sertti. Uras nihayet canının yandığını hissetmeye başladı. Göremiyor ve hiçbir yere tutunamıyordu. Elini ne zaman durmak için kaldırsa pişman oluyor, acısı katlanıyordu. Gözlerinin önünde dönen dünyayı izlemekten başka yapabileceği bir şey kalmadığını anladı. Omzuna, sırtına ve beline çarpan kayaları bir bir hissediyor ve artık çaresiz yuvarlanışının bir an önce bitmesini bekliyordu.

Ansızın, sert toprağın bedenine sürtmediğini hissetti. Acıları bir an olsun azaldı. Rüzgâr saçlarının arasından geçerek tenini tatlı bir serinlikle okşadı. Ağaçlar yoktu artık. Sadece masmavi gökyüzü vardı. Denizin ferahlatıcı kokusunu şimdiden burnunda duyabiliyordu. Kendini, vücudunu okşayan o tatlı serinliğe teslim etti ve gözlerini kapadı.

Uras ve İlk Yolculuk (Yakında Raflarda)Bu hikayeyi ÜCRETSİZ oku!