Acı Gerçekler

135 6 2

"Önce sen başla." dedi.

Ne anlatacaktım ki? Sıradan bir insandım. Onun kadar gizemli de değildim. Görünüşüm tüm kişiliğimi ele veriyordu.

"Tam olarak ne anlatmalıyım?"

"Soru - cevap şeklinde yapalım bence. Sen bana 3 soru sor, ben sNa 3 soru sorayım."

"Aynen. Peki... Ne bilmek istiyorsun?"

"En büyük hayalin ne?"

Düşün Mira, düşün.

"Yazar olmak. Fakat ayrı bir mesleğimin yanında yazar olmak. Ben yurt dışına gitmek istiyorum. Orada büyük şirketlerde çalışmak, büyük ve görkemli bir hayat istiyorum. Aynı zamanda yazabilmek, yazdıklarımı büyük kitlelere okutabilmek, kendimi kabul ettirebilmek..."

Gülümsedi, mavi gözlerindeki masumiyet ve umur ışıkları hala parlıyor, gözlerimi alıyordu. Keskin bakışlarıyla gözlerimin içini deliyordu. Ağzımdan çıkan her kelimeyi dikkatlice ve düşünerek dinliyordu. İyi bir dinleyiciydi belki de, istediği zaman ve kişiye bağlı olarak tabii.

"Güzel. Sıra sende."

Düşün Mira düşün. Hakkında merak ettiğin şey nelerdi?

"Neden bir devlet okulundan özel okula geldin?"

"İstanbul'daydı eski okulum. O zaman evimize en yakın okul bir devlet okuluydu. Orası buradan bambaşkaydı. Ezik ve popüler ayrımı yoktu, iğneliyicilik, ayrımcılık yoktu. Hayat normaldi benim için, herkes için. Ta ki 4 ay önce annemle babam ayrılıncaya kadar. Zaten ayrılacakları belliydi. Birlikte mutlu değillerdi. Birbirlerini anlamıyorlardı, sırf kendilerini değil, beni de mutsuz ediyorlardı. Bunun da farkındalardı. Her gün evde bir bağırış, bir kavga. Neyse ki kendilerini kurtardılar, boşanarak. En azından şimdi daha mutluyum. Fakat annemi neredeyse hiç göremiyorum, o benim kadar mutlu değil. Annem İstanbul'da kaldı. Babam ise benimle İzmir'e taşındı. Şirketinin CEO'su zaten babam. İzmir'deki şubeden yönetiyor artık. Aslında buradaki evimize yakın olan bir özel okul olduğundan da bizim okula gidiyorum. Zaten aile kavramı kelime dağarcığımdan silinmişti, babam da en azından birazcık bile mutlu olabilmem için beni buraya getirdi; aynı zamanda annemin yüzünü bir daha görmiyeyim diye. Annem çok üzülmüştü, babamdan nefret ediyordu. Kendini öldürmeyi bile denedi. Çok zor günler geçirdim, bu okul, bu şehir yaşadıklarımı unutmam için bir şans."

Ellerim buza, yüzüm bembeyaza dönmüştü. Onunkilerde farksız değildi. Böyle bir yaşam... Akıl almaz bir şeydi. Bir boşanma yüzünden şehrini, evini, okulunu değiştirmek, annenin yüzünü hiç görememek... Bu çocuk zor günler geçirmişti. Koyı gözleri belki eskiden daha açık renkti belki, yaşadıkları koyu sıkıntılar karartmıştı güzel mavi gözlerini.

Elini tuttum, yumuşak bir şekilde sıktım. Tahmin ettiğim gibi elleri soğuktu ama benimkilerden daha sıcak olduğu kesindi.

"Çok zor bir yaşam geçirmişsin, bunu aşmak için çok geç değil. Umarım bu şansını elinden geldikçe iyi değerlendirirsin." dedim. Biraz da olsa moral verebilmişimdir umarım.

"Sıra bende. Bir düşüneyim... Tamam buldum sanırım. Peki, ne tür erkeklerden hoşlanırsın?"

Bu soru karşısında gözlerimi kısmıştım. Minik kelebekler "Kanatlarımızı vermemizi ister misin?" diye soruyor, midemdeki tatlı yanma hissi artıyordu.

"Benim öyle 'Ay tam da tipim' veya 'Hiç tipim değil' dediğim erkek yoktur. Fakat tercihen uzun boylu olmalı, benden uzun olmalı yani. Böylece üzüldüğümde, korktuğumda, kendimi iyi hisstmediğimde başımı göğsüne yaslayarak huzur bulabiliyim. Hayalimdeki erkek, tercihen renkli gözlü olacak ve esmer olacak. Fiziksel görünümü iyi olduğu kadar kadar iç güzelliği olacak. Kalbi temiz olacak, masumiyetle bakacak. Yalan söylemeyecek, beni kırmayacak. Benim kalbimi kırmak ne kelime, beni kıranların yüzüne patlatacak. Beni ikinci tercihi yapmayacak. Her şeyin üstünde görücek beni. Onun için özgürlüğe uzanan kanatları gibi olucam. Beni koruyacak, bana değer vericek. Kıskanıcak beni, belki de bazen kızacak. Ama sonsuza dek sevecek beni. Sevgiye uzanan uçurtması olucam, kalbine açılan bir anahtar."

Sözlerim karşısında gülümsedi ve başını öne eğdi.

"Tamam, benim sıram. Kendine daha önce zarar verdiğin oldu mu?"

Gülümsemesinin yerini acı bir ifade almıştı. Gözleri dolmuş gibiydi, uzaklara bakıyordu. Ellerini yumruk yaparak ağzını açtı:

"Bunu söylemek istemezdim ama evet... Evet, verdim. Nasıl veremezdim? Bu kadar zor bir yaşama tutunmak için bu gerekiyordu. KendiMi öldürmekten iyiydi. Kimsem yoktu, yalnızdım. Dayanabileceğim bir tek acı duygusu vardı. Artık acı beni rahatsız etmiyordu. Bana keyif ceriyordu, beni güçlendiriyordu. Her bir kan damlası bana geçmişimi hatırlatıyordu. Aktıkça anılarımın hayatımdan uçup gittiğini, benden çok uzaklara kaçtığını hissediyordum. Ama sana yemin ederim ki tüm jiletlerimi ve bıçaklarımı attım. Bu okul, benim için yeni bir başlangıç, bir şans."

"Bu... Bu inanılmaz. Böyle bir şey yaptığını... Düşünmek bile imkansız. Senin gibi birine mutsuzluk, çaresizlik yakışmıyor."

Şimdi anlıyordum neden bana zarar verirken veya kurbağayı keserken neden bu kadar usta olduğunu. Bunu yüzlerce yapmıştı belki.

Deri ceketinin kollarını sıvadı ve bana bileklerini gösterdi. Bileklerinde hala yara izleri vardı. Ömür boyu silinmeyecek gibiydiler, onunla mezara gideceklerdi; tıpkı kötü anıları gibi.

"Neyse, unutalım eskileri. Anı yaşamaya bakalım. İkimizin de 1 sorusu kaldı. İyi düşün Barış, sıra sende."

"Hımm... Sanırım buldum. En korktuğun şey ne?"

Düşündüm.

"Yalnız kalmak sanırım. İnsanlara sandığımdan daha uzak olmak fakat bir o kadar da yakınlarında olmak; onları ellerimden damlayan minik su tanecikleri gibi birer birer kaybetmek. Onları anlayamamak, her şeye at gözlükleriyle bakıp onları kendimden uzaklaştırmak. Kimsesiz olmak; güveneceğin, dayanacağın, paylaşacağın birini bulamamak... Hayatını sonsuza dek geçireceğin, sevdiğini bulamamak. Tercih edilmemek, sevilmemek. Hayatım boyunca beni çok seven arkadaşlarım ve bir ailem vardı. Ben şanslı doğmuştum, bu şansı değerlendirmek elimde."

"Haklısın."

"Evet, son soru. Sor bakalım."

"Bir düşüneyim... Hayatında en değer verdiğin insan kim?"

"Büyük olasılıkla annem veya babam dememi bekliyorsundur. Ama onlardan gerçekten tiksiniyorum. Bana azıcık bir sevgi besleseler bana sahip çıkarlar, beni kavga arasında bırakmazlar. Hayatımı zorlaştırmazlar. Benim önem verdiğim insan, henüz var mı bilmiyorum. Bilemiyorum. Çünlü en değer verdiğim insan benim ona verdiğim değer kadar bana değer verem insandır."

Tamam, bu çok derindi. Ama haklıydı. Ailesi, dayanabileceği bir kimsesi yoktu neredeyse. Hayatta olsalar bile hayaletlerdi. Kendilerine sömürecek bir bulmuş bencil ruhlar.

"Baya şey öğrendik birbirimiz hakkında, ne dersin?"

Ona katılmıyordum ama yine se başımı salladım. Onun gizemlilik düğümünü çözmemiştim, yalnızca düğümü gevşetmiştim.

Ve biliyordum ki bu gizem düğümünü çözmekten ellerim su toplayacaktı, tahriş olacaktı. Sonunda bitkin düşecektim belki ama buna değecekti.

Kar BeyazBu hikayeyi ÜCRETSİZ oku!