Bölüm 30-1

72 9 15

Gün ışığına çıkmayalı ne kadar olmuştu? Gözlerini açtığından beri şu laciverte dönmüş taş duvarların arasındaydı. Sürekli birileri yanına girip çıkıyordu. Tek başına kaldığında odanın içine kurulan egzersiz platformlarında çalışıyordu. İlk güne göre daha iyi adım atıyor, daha geç yoruluyordu. Bunlar iyi şeylerdi öyle değil mi?

"Kendini nasıl tanımlarsın? Hangi isimle?"diye sordu Psikiyatrist Rachel Phobes. Karşısındaki koltukta oturuyordu. Sessizlik içinde geçirdikleri on dakikadan sonra ilk kez konuşmuştu. Onun konuşmayacağını anlamıştı muhtemelen. Önceki seansları hiç konuşmadan geçmişti. Bunun da öyle geçmesini umuyordu. Onunla konuşmanın bir işe yarayacağını düşünmüyordu. "Jason? Spike?"diye sordu iki saniye arayla. Omuz silkti.

...

Her şeyden uzak kaldığı zamanlar vardı. Jilet gibi ütülenmiş gri pantolonunu, temizlik kokusunun eksilmediği, bembeyaz gömleğini giyer, itinayla pantolonunun içine toplardı eteklerini. Kırk beş derecelik eğimle çizilen sarı kırmızı çizgili kravatını babasından öğrendiği gibi bağlar, boynuna geçirir, gömleğinin en üst düğmesine kadar çekerdi.

St. Joseph armalı siyah ceketini üstüne giydikten sonra aynanın karşısına geçer, odasının büyük camından sızarak gözlerinin mavisinde dağılan güneş ışınları eşliğinde siyah dalgalı saçlarını sağ gözü üzerinden ayrılacak şekilde sol tarafa doğru taramaya başlardı. Hiçbir zaman 'beyefendi' görünüşünde bir kusur olmasına izin vermezdi.

Uslu ve terbiyeli bir çocuk olarak onun için hazırlanan kahvaltı tabağını eksiksiz bitirirdi. Her sabah değişik meyvelerden oluşan sıkma meyve suyunu içer, düzgün dudaklarını beyaz servis mendiline siler, lekeler içeride kalacak şekilde mendili katlar, porselen tabağın kenarına sıkıştırırdı.

Her gün saat 8:15'te geniş kanatlı kapılar hizmetçiler tarafından açılır, önündeki düzgün taşlı yolda bekleyen siyah limuzine ilerlerdi. Yol boyunca siyah deri kaplı el çantası her zaman dizlerinin üzerinde dururdu.

Arabadan indiği her an gözler ona çevrilirdi. Anlam veremediği bir alay ve kıskançlık çarpardı üzerine o gözlerden. Collin omuz atmazsa güne başlayamaz, Cecile onda alay edecek bir nokta bulmazsa şansı yaver gitmezdi.

Fakat o her zaman kendi dostlarıyla birlikte otururdu.

Bill, Ryan, Hilary ve Ron.

Önce Bill ayrılmıştı yanlarından. Sonra o, Hilary ve Ryan yalnız bırakmıştı Ron'u. Bir sonraki sene o da katılmıştı aralarına.

Daha sakindi hayat. Basitti. Hiçbir sıkıntısı yoktu aslında. Her şey güzeldi Jason için.

...

Sonra bir şeyler değişmeye başladı. Kişiliğinde her zaman var olan fakat görmek istemediği yönleriyle tanıştı. Dedesi gibi kontrol delisi, babası gibi otoriter, annesi gibi her şeye hakim, amcası gibi kural tanımaz... Uzun zaman önce aralarından ayrılan diğer amcasına benzeyen Jason gitmişti.

Hiçbir şey umrunda değildi. Birinin peşine takılıp çatışmanın ortasında kalmış, ölüm tehlikesi atlatmış, okulda kavgalar çıkarmış, onun bu yönlerini keşfedip ortaya çıkartan yol göstericisini bile ezip geçmişti.

İlginç bir şekilde Julia'dan sonra ilk kez birine değer verebileceğini hissetmeye başlamıştı. Fakat hayat buna kimsenin değmeyeceğini gözüne sokarcasına kırmıştı umutlarını. En değerlisini elinden alan kızdan ölümüne nefret etmişti. Sanki olanların bütün sorumlusu oymuş gibi hayatını cehenneme çevirmek için elinden geleni ardına koymamıştı.

R.E.S - Mazideki KusurBu hikayeyi ÜCRETSİZ oku!