1 - Küçük Şeyler

En başından başla

Okan Öğretmeninin kendisiyle neler konuştuğu geldi birden aklına. Tunç, Burak ve Mert üçlüsünü düşündü. Bunun üzerine iyice canı sıkıldı. Hâlbuki Okan Öğretmen ona:

"Devam et" demişti. "Bir gün sahip olduğun herkes, hayatından çıkacak ve kendinle baş başa kalacaksın. Sen insanlara aldırma Uras. Ruhunu özgür bırak ve sadece kendin olmaya devam et. Olmak istediğin yere ulaşana kadar sadece doğru bildiğini yap ve yarın için güzel bir gün yarat."

Peki ya Melis? Melis ne yapıyordu şuan? O da kendisi gibi pencereden bu tertemiz gökyüzüne mi bakıyordu? Yoksa çoktan uykuya mı dalmıştı? Uzun, parlak, siyah saçlarını ve o küçük siyah gözleri ile gülümseyen yüzünü düşündü. Bu sene gelmişti okula Melis. Geldiği ilk günden itibaren okulun havasını baştan sona değiştirmişti. Aslında Uras birkaç cümle dışında konuşma fırsatı bulamamıştı onunla. Malum; daima çevresinde onu meşgul eden birilileri vardı. Onun hakkında bildikleri kulağına gelen birkaç fısıltıdan ibaretti: Babasının tayininden dolayı eski okulundan ayrılmak zorunda kaldığını ve sonrasında babasıyla birlikte bu kasabaya yerleştiğini duymuştu bir arkadaşından. Annesini ise hiç görmemişti. Bazen babasının okul önünde arka vagonlu geniş bir arabayla gelip onu aldığını biliyordu, fakat annesi ile hiç karşılaşmamıştı. Melis'le konuşmak istediği birçok şey vardı ama bir türlü cesaret edip ona yaklaşamıyordu. Sorun hayal edebileceğinin de ötesinde güzelliği miydi? Hâlbuki aynı sınıftalardı ve sıraları yan yanaydı! Farkında olmadan görünmeyen duvarlar örmüştü Uras. Melis, kendine o kadar yakın olmasına rağmen bir o kadar da uzaktı. Onu görünce büyüleniyor ama dokunmaya ölesiye korkuyordu. Melis, yanı başında onun içini ısıtan bir alevdi. Bakışları onu terletiyor ve dokunduğu yeri adeta yakıyordu. Onu gördüğü her sabah mutlu oluyor ama aynı zamanda hüzünleniyordu.

Sonra, tekrar bakmakta olduğu gökyüzüne çevirdi dikkatini. Ne kadar çoktu yıldızlar? Sayılamayacak kadar fazlaydılar. Derin Koy'un sahilindeki taşlardan bile fazlaydı belki. Loş ve sönük ışıkları ile yeryüzüne göz kırpıyorlar ve biz de yaşıyoruz demek istiyorlardı sanki. Çok uzaktalardı. Hem de çok... Buna rağmen ışıklarını Uras'ın penceresine kadar ulaştırabiliyorlardı. Parıltıları ile içinin ısındığını hissetti Uras. Gözlerinin önünde bir yanıp bir sönen yıldızlar hiç olmadığı kadar tuhaf bir huzur verdi ona.

Annesi ve babası düştü birden aklına. Onları çok özlüyordu. Onlara asla kavuşamayacağını bilse de anılarını zihninde daima taze tutmaktan çekinmiyordu. Babasının o yumuşak, şefkat dolu kalın sesini, annesinin sıcacık sarılışını ve o sevgi dolu güler yüzünü düşünüyordu daima. Kitaplığında duran fotoğrafa bakmadan da edemiyordu.

O zamanları henüz küçüktü. Babasını, geceleri çalışma odasında özel işleriyle meşgulken, cam kapının ardından gizlice izlediği halini anımsadı. Babası, sadece bir masa lambasının aydınlattığı odasının geniş ahşap masasının önünde sürekli yazıyor, telefon konuşmaları yapıyor, dolabından bir şeyler çıkarıyor ve tekrar geri koyuyordu. Kül tablasındaki sigaradan çıkan duman, masa lambasının ışığında dalga dalga yükseliyor, usulca odanın içine yayılıyordu. Arada annesinin getirdiği kahveden bir yudum alıyor, sonra çalışmaya devam ediyordu. Babasının iri çerçeveli siyah gözlüklerine oldu olası bayılırdı Uras. Kahverengi sakalları çenesinin tamamını örterdi. Orta uzunlukta, koyu renkli dalgalı saçları daima düzenli ve hafifçe geriye doğru taralı halde olurdu. Böylece anlının her iki tarafında bulunan saçsız girintiler ortaya çıkardı. Uras, konuşmaya ve oynamaya hiç doyamadığı babasını yatmadan önce bir süre öylece izler, sonra içeri girip ona sarılır ve yatağına giderdi.

Bir gün şunu dediğini hatırlıyordu babasının: "Küçük şeyler yarat ve onlarla mutlu olmayı öğren oğlum. Küçük şeyler senle birlikte büyürler, ama büyük şeylere öylece sahip olamazsın." O zamanlar, babasının ona ne anlatmaya çalıştığı hakkında en ufak bir fikri yoktu. O sadece onun kalın sesini dinliyor ve tebessümle onaylıyordu.

Sonra geceleri uyuması için annesinin anlattığı masallar geldi aklına. 'Sihirli Çakıl Taşı', 'Yeşil Lamba'...Ya o en sevdiği masal? 'Robert'in Uçan Kalesi'. Uçan bir kale! Ne müthişti! Annesinin yumuşak ve ince sesiyle masalları anlatışını dinlerdi bir süre. Gözlerinin önünde uçan ejderha ve parlak zırhının içinde uzun ve keskin kılıcını ejderhaya doğru doğrultan, korku nedir bilmeyen çılgın Robert sanki bir film şeridi gibi canlanırdı gözlerinin önünde. Bir prenses kadar güzeldi annesi. Açık kahverengi düz saçları beline kadar uzanırdı. Gülümsemesi ise paha biçilmezdi. Oturma odasının çiçek işlemeli perdeleri önündeki piyanosunu çalarken ki halini, bugün görmüş gibi hatırlıyordu. Şarkı da söylerdi. Zarif ve ahenkli sesi, piyano tınıları eşliğinde ahşap kokulu evin her yerinden duyulur, onu dinleyen herkese eşsiz bir huzur getirirdi. Bazen annesinin yanına bir tabure çeker, zarif parmaklarının piyano tuşlarına nasıl dokunduğunu izlerdi. Uras da az çok bir şeyler çalmayı öğrenmişti onun sayesinde. Mesela Mozart'tan ve Beethoven'den birkaç basit eser çalabiliyordu.

Uras bunları hayal ederken kendini bir an gülümserken buldu

Uras bunları hayal ederken kendini bir an gülümserken buldu. Pencerenin ardında öten guguk kuşları, boğuk sesleriyle ninnilerini söylerken hafif rüzgâr, yarı açık pencerenin perdelerini havalandırıverdi. Bu ılık gecenin hüzünlü sessizliği Uras'ın göz kapaklarının giderek ağırlaşmasına sebep oldu ve Uras, ölen annesini ve babasını düşünürken kendini istemsizce uykuya teslim etti.

***


Uras ve İlk Yolculuk (Yakında Raflarda)Bu hikayeyi ÜCRETSİZ oku!