Viyana yağmurlu bir güne uyanırken, iç dünyam da şehrin sokakları kadar karanlıktı. Kahve makinasını hazırlarken, babamın dün geceyarısı gönderdiği esrarengiz e-postayı düşünmeden edemiyordum.

"Seninle önemli bir konuda konuşmam gerek. Ama yüzyüze. Telefonla arama ya da e-postaya cevap atma. Olabildiğince erken İstanbul'a gel." diyordu.

İstanbul-Viyana arası uçakla sadece 2 saat sürer yine de bir günde gidip gelemem. Dolayısı ile Bay Pullman'dan birkaç gün izin almam gerekir. Ki bu da imkansız. Tam da Sweeney Todd müzikalini sahneye koymamıza 1 hafta kalmışken!

Düşüncelerimi kahve makinasının tiz sesi bölmüştü. En sevdiğim kupaya lattemi boşaltıp, pencerenin kenarına kuruldum. Yağmur damlalarının cama tık tık etmesini seyretmek ve sıcak lattemden büyük yudumlar almak; işte yaşamak bu diye düşündüm. Kendimi ödüllendirdiğim yegane anlardan biriydi.

Normalde hep telaşlıyımdır. Metroya yetişmek; sahneye yetişmek; oyuncuların kostümlerine yetişmek; telefonlara, e-postalara yetişmek; kendimi güncel tutabilmek için haberlere yetişmek; demode kalmamak için modaya yetişmek; sosyalleşebilmek için partilere yetişmek; hobilerime yetişmek; spora yetişmek ve daha Allah bilir nelere yetişmek... Hayatımı doldurmayı severim. Boşluklardan hiç hoşlanmam. Çünkü boşluk beni düşünmeye iter. Düşündükçe çok yalnız olduğumu ve asla gerçek bir aileye sahip olamayacağımı hissederim. Bu da beni depresyona iter.

Size diyorum işte, en iyisi düşünmemek.

Annemin beni üç yaşında terk ettiğini; babamla büyükelçi olduğu sıralarda ülke ülke dolaştığımızdan hiçbir yere tam olarak kök salamadığımı; akrabalarımızın bize mesafeli davrandığını; hayatta bir tane olsun gerçek bir dost sahibi olamadığımı düşünüp de ne yapacağım sanki...

Şu an yaptığım gibi!

Yağmurun tadını çıkarayım diyerek kendime kırk yılın başı bir izin verdiğimde yine aynısını yaptım işte!

Hızla ayağa kalktım. Dolaptan koyu renk jean pantolonumu ve bebe mavisi gömleğimi çıkardım. Geçen sene babamın doğumgünümde hediye ettiği Piaget Lights Of Samarkand kolyemi de boynuma takarak kıyafetimi tamamladım. Makyaj yapmayı sevmediğimden dudağıma sadece bir parlatıcı sürdüm ve artık evden çıkmaya hazırdım.

Boy aynasında son bir kez kendime göz attım. Erkekler beni çekici bulur ancak bir ortama girdiğimde bakışların bana çevrilmesinden hep rahatsız olmuşumdur. Mahcup bir halim vardır her zaman. Güzelliğimden utanır gibi... Özür diler gibi... Sanki Tanrının önünde sıraya girmişiz ve güzellikler dağıtılırken ben birilerinin hakkını da fazla fazla almışım gibi...

Bu yüzden kolyemin abartılı durduğunu düşünerek çıkardım. Saçımı da tepede toplayarak olabilecek en sade halimle metroya doğru koşturdum.

Viyana Uygulamalı Sanatlar Üniversitesi'nin 2. Sahnesinden içeri girdiğimde saat 8.30'u gösteriyordu. Geç kalmıştım, üstelikte bugün çok dalgındım. Fazla ayak altında dolaşıp Bay Pullman'ın dikkatini çekmeyi hiç istemiyordum.

"Biri daha ayılamamış bakıyorum." Bu kişi ekibimizin en genç ama en kıdemli yöneticisi Sam'den başkası değildi. Bana takılmaktan çok hoşlanırdı. Hayır aşık değiliz, sadece iyi geçiniyoruz diyelim.

Çünkü Sam'le çok ortak yönümüz var.

İkimiz de varlıklı ailelerden gelmemize rağmen, ailemizden para almadan burslu okuyup, akabinde hemen çalışma hayatına atılmıştık. İkimizde iyi yüzücüydük, yarışmalarda derecelerimiz vardı. İkimizde sahne sanatlarına aşıktık, her dilde ve her kültürde okumadığımız eser kalmamıştı. Ama en önemlisi ikimizde terkedilmiştik; annelerimiz tarafından.

Gerçi Sam'in hikayesi benimkinden çok farklı. Benim aksime annesi onu terk ettiğinde 16 yaşında bir ergendi.

O trajik kazaya kadar çok mutlu bir ailesi vardı.

Babası iş gezisi için Paris'e giderken Sam'i de yanına almıştı. Paris'e hareket edecekleri özel uçak hangardan çıkmış binmelerini bekliyordu. Babasının en yakın dostu ve aile avukatları George uçakta yerini çok önceden almıştı. Neşeli başlayan yolculukları, yarım saat sonra uçağın sol motorunda başlayan bir arıza sebebi ile kabusa dönmüş ve uçak Cenevre Gölü'ne düşmüştü.

Çok iyi bir dalgıç olan Sam önce babasını kurtarmak istemiş ancak babasının kemeri sıkıştığı için onu uçaktan çıkaramamış; yukarı çıkıp ciğerlerini hava ile doldurduktan sonra yukarı çıkmaya çalışan George'u görüp önce ona yardım etmiş, son kez daldığında ise artık babasının hayata veda ettiğini görmüştü. Gölde belgesel çekimi yapan bir ekip tarafından kurtarılarak hastaneye götürülmüşlerdi.

Hastanede aileden kimse ziyaretine gelmemişti. Eve döndüğünde ise annesi tarafından çok soğuk karşılanmıştı. Babası yerine George'u kurtardığını düşünen annesi onu hiç affetmemişti. O da pılısını pırtısını toplayıp Viyana'da yaşayan üvey ablasının yanına gelmiş, lise eğitimini tamamlarken bir taraftan çalışmaya başlamıştı.

Oldukça dramatik değil mi?

Elim bir kaza sebebi ile önce babasını sonra da annesini kaybetmiş, kazadan kurtulduğuna bile sevinememişti. 

Benimse en azından babam vardı.

Offff, neyim var bugün? Sürekli düşünüyorum, kendimi bir türlü işe veremiyorum. Bedenimle ruhum ayrı ayrı takılıyorlar sanki. Babamla görüşüp, şu gizemli çağrının sebebini çözmeden de kendime gelemeyeceğimi biliyorum.

"Sam, iki-üç gün Türkiye'ye gitmem gerekiyor, beni idare edebilir misiniz?"


SATEN-GEÇMİŞLE YÜZLEŞMEBu hikayeyi ÜCRETSİZ oku!