9. Bölüm

4.4K 169 4
                                    

Not: Bu bölüm gerçekten uzun oldu, umarım beğenirsiniz. Bölüm şarkımızla birlikte okuyunuz. Olaylar buradan sonra değişiyor biraz. Yorumlarınızı çok çok merak ediyorum lütfen görüş bildirin, olmadı vote yapın. Multimedia da Stephan var. Hepinizi çok seviyorum. ^^

9. Bölüm

Saraya döndüğümüzde kraliçe kafayı yemiş gibiydi. Stephan’ın onunla da bir ilgisi olduğunu sanıyordum ama Miles bana hiçbir şey anlatmadığından bir şey bilmiyordum. Merakıma yenik düşüp sorsam mı diye düşündüm ama kendi başımı belaya sokmaktan korkuyordum. Bu yüzden sessiz kalıp işlerin kendi kendine ilerlemesi gerektiğine karar verdim.

Sarayda Miles içinde, benim içinde hayat çok zordu. Birbirimizle uzun konuşamıyor, el ele yürüyemiyor, öpüşemiyorduk. Buraya kadar benim için çok önemliydi. Bir de sevişemiyorduk ki; bu Miles’ın her geçen gün beni daha fazla istemesine sebep oluyordu.

Eminim ki fırsat bulduğunda benim için zor dakikalar olacaktı.

Saraya döndüğümüz ilk hafta bu şekilde geçmişti. Yedinci gün, kraliçe varlığımın farkına vardı.

Bir gün gizlice kıyafetlerimi çamaşırhaneye götürmesi için Lisa’yı çağırmıştım. Gelmeyince odamdan yavaşça süzülüp, özellikle Miles’ın bulunduğu çalışma odasının önünden geçerek çamaşırhaneye girip kapıyı kapattım.

Kıyafetlerimi Kraliçe ve diğer cariyelerin elbiselerinin arasına sıkıştırıp çıktım. Dönerken bir ses duydum.

“Hey, sen! Durmanı emrediyorum.”

Kaçmalı mıydım, durmalı mıydım bilmiyordum. Kaçsam da beni bulacaktı.

“Buyrun, Kraliçem.” Önünde selam verip gülümsememi takındım.

“Seni bir yerden hatırlıyor gibiyim. Kimsin sen? Yeni hediye edilen cariyelerden misin, yoksa çalışan mısın?”

“Çalışanım, efendim. Bahçeyle ilgileniyorum.”

Ne kadar saçmaladığımın farkında değildim.

“Bahçe mi?”

“Ben kür yapıyordum, unuttunuz mu? Çiçeklerden.”

“Ah, hatırlamıyorum ama sorun değil. Bu sıralar başım ağrıyor, bir kür hazırla da görelim.” Alaya almışa benziyordu ama bozuntuya vermedim.

“Elbette, madam.”

Şimdilik atlatmıştım, şimdi müstakbel Kralımın bana ettiği davete uyarak; Kraliçe yemeğe indiğinde odasına gidecektim.

Bir haftalık ara tekrar utangaçlaşmama yetmişti.

Odaya girer girmez, Kraliçe’nin kızgın bakışlarıyla karşılaştım. Demek buraya geleceğimi anlamıştı.

"Sen," dedi. "Sen hani burada çalışıyordun? Müstakbel kralının odasına böyle dalmaya ne hakkın var?"

Miles'ın korktuğunu biliyordum. Ama o Prens'ti, beni korumalıydı öyle değil mi? Konuşmaya başladı. Ben ellerim önümde, yere bakıyordum.

"Kraliçem, o müstakbel gelininizdir. Korktuğu için söyleyememiş olsa gerek. İstemediğinizi biliyorum ancak ben… aşık oldum."

Kraliçe'nin oğlunu aşık olduğu biriyle paylaşamayacağını bana dönen kıskanç bakışlarından anlamıştım.

Bütün anneler oğullarına aşık olmak zorunda mıydı? Sanırım bir oğlum olursa bunu anlayabilirdim. O an, Miles'tan bir oğlum olduğunu düşündüm, ne kadar güzel olurdu. Tabii evlenebilirsek. Ben Kraliçe olabilirsem.

Bakışlarımı yerden kaldırıp umutsuz ve acınası bakışlarla Kraliçe'yi süzdüm.
Miles Kraliçe'yi kendisine döndürdü. Tanrım, bu beyaz takımının içinde ne kadar da yakışıklı ve çekici duruyordu. Onu öpme isteğimi zor da olsa bastırdım.

"Kraliçem," sesim titriyordu. Delici bakışlarını gözlerime kenetledi. "Üzgünüm. Yalan söylediğim için, Prens Miles ile..." Lafımı böldü.

"Sophia!" Başcariyesine seslendiğini anladım.
"Bu kız sürgüne gidecek. Ve eğer Prensimiz ondan ayrılamıyorsa, bu kız için uzun, prensimiz için kısa bir tatile dönüşecektir."

Miles'ın öfkesi gözlerinden okunuyordu. 
"Ben Müstakbel Kral Miles, tek başına gitmesine izin vermiyorum.”

Kolumdan tuttuğu gibi beni kapıdan çıkardı, o ara Kraliçeye selam vermeyi unutmamıştım. Tabii gülümsemeyi de eksik etmedim.

Evleneceğimizi düşündükçe mideme kramplar giriyordu. Demek ki Miles beni sadece istememişti, bana gerçekten aşıktı. Demek ki çocuklarımız olacaktı. Onları ben büyütecektim, cariyelere bırakmayacaktım. Aynı zamanda ben KRALİÇE olacaktım. "Kraliçe." Herşey bir lafıma bakacaktı. Miles'la çok mutlu olacaktım.

En azından şimdilik böyle hayal ediyordum ve, Stephan belası aklımın ucuna bile gelmemişti. Neler yapabileceğini henüz bilmiyordum.

Ertesi gün, sürgüne gönderilmek üzere hazırlandım. En şık şekilde olmalıydım ki Kraliçe beni gördüğünde kıskanmalıydı. Oğluyla beni yalnız bıraktığına pişman olmalıydı. Dantelli, açık pembe bir elbise giymiş ve saçlarımı lüle lüle yapıp açık bırakmıştım. Sade makyajım görüntümü tamamlıyordu. Tahta ve ağır bavulumu elime alıp odamın kapısına yöneldim. Lisa, kapıyı bana açıp geri çekildi.

“Lisa, tatlım, sarayda kal. Senin için bu daha iyi.”

“Hayır, efendim. Sizi yalnız bırakamam. Lütfen.”

Bir arkadaşımın olması fena olmazdı. Sürgünde ne yapılırdı, nasıl davranılırdı bilmiyordum. Lisa öğrenip bana da öğretebilirdi.

“Pekala, geliyorsun.” Gülümsedi. Zoraki bir biçimde dudaklarımı kıvırdım, gülümseyecek halim yoktu. Ailem başıma gelenleri bilse benden utanırdı. Üstüne üstlük bir de evlenmeden bekaretimi kaybetmiştim.

Odamdan çıktım. Sarayın ihtişamına son kez göz gezdiriyordum. Harika, diye düşündüm. Bir daha buraya hiç gelemeyebilirim. Tamam, Miles’ı seviyordum ama taht sevdamın olmadığını da söyleyemezdim. İstiyordum, o tahta oturup Kraliçe Joys’un devrilişini görmeyi çok istiyordum. Yine de gitmek zorundaydım.

Geri geleceğim, diye fısıldadım. Benden bu kadar kolay kurtulamayacaksınız. Sandığınız kadar basit ve kolay değilim. Sonuçta prens bana aşık, öyle değil mi?

Bazen kendi düşündüklerimden utanıyordum. Prensi bende seviyordum ama hırsın gözümü bürümesi an meselesiydi. Buna izin veremezdim. Dış kapıda duran Miles’a doğru yürüdüm. Sevecen bakışlarına hüzünlü bir bakışla karşılık verdim.

Yanına gittiğimde kolunu bana doğru kıvırmıştı, elimi nazikçe dirseğinin iç kısmına koydum.

“Gidiyor muyuz, prensim?”

“Evet, leydim. Üzülmeyin. Yine sizi kraliçelere layık yaşatacağım.” Sürgüne gitmiyor muyduk? Bu da ne demekti?

“Sürgün de hizmetçilere layık yaşatacaklarına bahse girerim, Miles.” Gözlerimi devirdim.

“Sürgüne gideceğimizi kim söyledi?” Göz kırptı. “Lisa’yı mutlaka yanına almalısın. Gideceğimiz yerde buradaki kadar çok hizmetçi bulunmuyor.”

“Nereye gideceğiz ki Prensim? Hem, Kraliçe Joys bunu duyarsa…”

“Duymayacak, endişelenme. At arabamızı ayarladım. Buradan çok uzaklarda bir sarayımız var, erkek kardeşim için- ah, erkek kardeşim olursa diye, babam inşa ettirmişti lakin olmadı. Bizde ihtiyaç duymadık. Haydi, gel.”

“Pekala, Prensim. Siz nasıl uygun görürseniz…” En tatlı gülümsememi yüzüme kondurup şaşkınlıktan geri çektiğim kolumu tekrar dirseğinin iç tarafına yerleştirdim. Miles bana aşık olduğu için çok şanslıydım. Ben bu evrendeki en şanslı Leydi’ydim.

Özgüvenime kendimi dahi şaşırtarak Prensime döndüm, “Beni eşiniz olarak seçtiğinizden emin olmalı mıyım?”

Miles cevap verememişti. Yaydan çıkan okun rüzgarı iterek saatte 160 km hızla gelen sesini duyuyor gibiydim. O tek bir saniye, bana bir ömür gibi gelmişti. Göğsünün altında beliren ok, o an nefesimi kesti.

“Miles! MILES! Aman Tanrım!”

Kraliçe [WATR Watty'13 En İyi Historical Fiction Hikayesi]Hikayelerin yaşadığı yer. Şimdi keşfedin