02

4.9K 355 79

Koşuyordum.
Eskileri hatırladıkça daha hızlı koşmaya başladım.
Bir yandan da gözyaşlarımı siliyordum.

Hayır Jungkwang, üzgün değilim meleğim. Sadece sizi özledim. İyi olacağım merak etme.

Koşuşum hızlandıkça kapüşonum geriye doğru gidiyordu. Saçım açılmıştı. Rüzgar yüzünden saçlarım önüme geliyordu.
Islak yüzüme değen saçları geriye atıyordum.
Aniden durdum.
Tokam.
Annemin tokası saçlarımda değildi.
Ellerimi uzun saçlarımın arasında gezdirdim.
Annemin tokası yoktu.
Olduğum yerde sağa sola döndüm. Telefonumun fenerini açıp yere baktım. Burada yoktu.
Gerilerde düşürmüş olmalıydım.

Özür dilerim anne.
Emanetine sahip çıkamadım.

Arkama döndüğüm sırada bir bedenle karşılaştım.
Nefes nefeseydi.
'B-bayan, sanırım b-bu toka sizin' dedi yavaşça doğrularak.
Buğulu gözlerimi silip tokaya baktım.
Ah, gerçekten de oydu.
'Arkanızdan seslendim. Ama duymadınız' dedi bir yandan alnındaki teri eliyle silerek.
Karşımdakinin suratına bakmamıştım. Cebimden bir mendil çıkarıp uzattım.

Üzgünüm, sana sesli teşekkür edemiyorum.
Emaneti bulduğun için teşekkür ederim.

Mendili verirken yüzüne baktım.
Jungkwang? Tanrım. Bu sen misin?
'Ah, teşekkür ederim' deyip mendili aldı.
Yüzüne öyle bir bakıyordum ki, şaşırmıştı.
Yutkundum.
Elimi tereddütle yüzüne götürdüm.
Yavaşça dokundum.
Sıcaktı.
Yüzü sıcak ve pürüzsüzdü.
Jungkwang gibi.
Gözleri yavaşça büyüdü.
'Ah, şey. Ağlıyorsunuz' dedi parmağıyla yüzümü göstererek.

Sesi bile seninle aynı Jungkwang.
Senin gibi rahatlatıcı. Melek gibi.
Bu bir rüya olamaz, değil mi?

Hırkamın koluyla gözlerimi sildim. Arkama döneceğim sırada konuştu.
'Ah, böyle mi teşekkür ediyorsunuz?' dedi biraz alaycı biraz da kırgın bir sesle.
Arkama döndüm.
Yavaşça selamladım.
Üzgünüm, elimden bu geliyor.
'Galiba utangaçsınız' dedi sesli gülerek.

Tanrım. Cennet.
Jungkwang. Gülüşü seninle aynı.
Hayır, hayır. Lütfen bana kızma.
Senin gülüşün kadar mükemmel bir gülüş yok meleğim.
Ama o, senin ikizin gibi.
Onunla konuşamıyorum Jungkwang.
5 dakika sonra onu bir daha göremeyeceğim.
Onun gülüşüne biraz daha bakmama izin ver, olur mu?

Ona doğru yaklaştım.
Ağlamaya başlamıştım.
Tekrardan.
Gözyaşlarım durmak bilmiyordu.
Lütfen gözlerimden akmayın demek istiyordum.
Onu görmemi engelliyorsunuz.
Beni yavaşça kolumdan tutup yakınımızda bulunan banka oturttu.
Diz çöküp başka bir mendille gözyaşlarımı silmeye başlamıştı.

Yapma.
Kokun bile onunla aynıyken bana bunu yapma.
Gitmeni istiyorum.
Ama kalmanı daha çok istiyorum.
Ama gideceksin, değil mi?
Kaybolacaksın.
Bir melek gibi uçacaksın birazdan.
Bir meleğe yakışır şekilde.

Elimi yine yüzüne götürdüm.
Gözlerini gözlerime sabitledi.
'Bana ne olduğunu anlatacak mısınız?' dedi merakla bekleyerek.
Ayağa kalktım.
Bu sefer onu kolundan ben tuttum.
Önden ben, arkadan o geliyordu.
Yürümeye başladık. Arkamdan geliyordu. Bana güvenmiş olmalı ki tereddütsüz ilerliyordu.

Merak etme. Sana zarar vermeyeceğim melek. Sadece biraz daha beklemelisin, lütfen bekle.

Apartmana girip hızla merdivenleri çıktık. Anahtarımı bulup kapıyı açtım.
Işıkları açıp onun da içeri girmesini bekledim. Gözleriyle içeriyi süzdükten sonra girdi. Tekrardan kolundan tutup salona götürdüm. Koltuğa oturttum.
Derli toplu bir insan olduğumdan şanslıydım. Bekar evinde yaşıyordum. Mutfak ve salon birleşikti.
Evim çok büyük değildi ama bana çok büyük geliyordu.
Tek kalalı bana bu ev çok fazla geliyordu.
Jungkwang gideli bu ev bana çok fazla geliyordu.
Kitaplıktan fotoğraf albumünü alıp onun önüne koydum.
Jungkwang'ın bir fotoğrafını alıp eline verdim. Ardından bir kalem kağıt alıp başıma gelenleri özet bir şekilde yazdım.
Kağıdı ona verip okuması için bekledim.
'Kardeşiniz, gerçekten bana çok benziyor. Demek bu yüzden yüzüme dokunup ağlamaya başladınız' dedi gözünü fotoğraftan ayırıp bana bakarken.
Kafamı olumlu anlamda salladım.
'3 yıl boyunca kimseyle konuşamamak, zor olmalı' dedi yavaşça.

Tabii ki zor.
Düşünsene, babanla telefonda konuşamıyorsun.
Sadece görüntülü konuşabiliyorsun.
Ve en kötüsü de kimse el işaretleriyle konuşmayı bilmiyor.
Hiç kimse dudakta okuyamıyor.
Zorlanıyorum.
İnsanlar dalga geçtiğimi düşünüyor.
Bir keresinde dayak yemiştim. Konuşamadığım için, cevap veremediğim için. Çok zor melek. Çok zor.

'Aileniz için gerçekten çok üzüldüm. Gerçekten. Sizi anlıyorum. Çünkü ben de annemi kaybettim.'
Yüzümü yüzüne çevirdim.
Eskiye dalmışa benziyordu.
Kağıda 'Peki baban?' yazıp önüne koydum.
Buruk bir şekilde gülümsedi.
Gözlerini benden kaçırıp bir kaç kez kırptı.

Bu halin bana acı verdi melek.
Lütfen ağlama.

'Babam, annemi vurdu. 2 sene önce annem öldü' dedi elleri saçlarının arasına dalarken.
Bu sefer şaşkınlıkla ben ona bakıyordum.
'Şuan cezaevinde. Umarım orada geberir' dedi gözleri kızgınlıkla dolarken.
Kağıdı alıp 'Anneni neden vurdu?' yazdım.
'Şarhoştu, pislik herif' dedi gözlerindeki aynı ifadeyle.
'İçip içip annemi dövüyordu. Bir abim vardı. Abim, annemi sürekli babamdan kurtarmaya çalışıyordu. Hatta babamı dövüyordu. Ben küçüktüm. Küçük ve korkaktım. Abim varken hep güvende hissetmiştim. Ama babam abimi yurtdışına yolladı. Hemde beş parasız. Abim şuan ne yapıyor bilmiyorum. Umarım iyidir' dedi yine buruk gülümsemesiyle.

Seninle benziyoruz melek.
Sen de yalnızsın, ben de.
Sen de acı çekmişsin ve hala çekiyorsun, ben de.
Sen mutlu olmalısın melek.
Sen gülmelisin.
Sen acıyı haketmiyorsun.
Sen temiz sayfaları hak ediyorsun melek.

'Hey, hadi bana kendini anlat. Adını bile bilmiyorum. Yaşını da bilmiyorum. Üzgünüm senli-benli konuşacağım' dedi bana o cenneti göstererek.
Kağıdı elime aldım.
İstediği şeyleri yazdım.
Ona verdim.
Okuduktan sonra gülümsemesi daha çok arttı.
'Memnun oldum, Jeon Jungkyong. Ben Jeon Jungkook.'

-jeon jungkook √Bu hikayeyi ÜCRETSİZ oku!