Konseyde Bir Omega...
Velovis’in büyük klan liderlerinin toplandığı Konsey Salonu, o gün tarihi bir ana tanıklık ediyordu.
Devasa kapılar açıldığında, içerideki uğultu bıçak gibi kesildi. En önde Karan yürüyordu. Siyah, kusursuz kesim bir takım elbise giymişti ve yaydığı Delta aurası, masadaki diğer Alfaları koltuklarına gömüyordu.
Ama asıl şok, Karan’ın yanında yürüyen kişiydi.
Aden.
Başını eğmeyen, arkada saklanmayan Aden. Üzerinde Karan’la uyumlu, koyu bordo kadife bir takım vardı. Boynundaki taze mühür izi, bir madalya gibi parlıyordu. Saçları geriye taranmış, yüzündeki o masum ifade silinmiş, yerini keskin ve hesapçı bir bakışa bırakmıştı.
Karan, masanın başındaki boş sandalyeyi çekti. Ama oturmadı. Aden’e işaret etti.
Aden, hiç tereddüt etmeden, Alfaların şaşkın bakışları arasında masanın başköşesine, Karan’ın yanına oturdu.
"Bu bir hakaret!" diye bağırdı yaşlı bir lider. "Konsey masasına bir Omega oturamaz!"
Karan, elini masaya vurdu. Masadaki kristal sürahiler titredi.
"O sadece bir Omega değil," dedi Karan, sesi salonda gürledi. "O benim eşim. Benim sesim. Ve benim ortağım. Ona yapılan saygısızlık, bana yapılmış sayılır."
Aden, sakin bir tavırla önüne bakıyordu. Sonra gözlerini masanın diğer ucundaki boş koltuğa, Baran’ın olması gereken yere dikti.
"Baran burada yok," dedi Aden. Sesi sakindi ama o kadar netti ki herkes sustu. "Çünkü korkakların saklandığı deliklerde yaşıyor. Benim evime saldırdı. Benim oğlumu öldürmeye çalıştı."
Aden ayağa kalktı. Masanın ortasına bir dosya fırlattı.
"Bu gece," dedi Aden. "Baran’ın kellesini alacağız. Ve buna engel olmaya çalışan, ona yataklık eden, yerini saklayan kim varsa... Velovis’in haritasından silinecek. Tarafınızı seçin."
Bu bir tehdit değil, bir infaz ilanıydı. Ve o an herkes anladı ki, Karan’ın gücü ile Aden’in zekası birleşmişti. Karşılarında duracak hiçbir kuvvet yoktu.
Gece yarısı, şehrin dışındaki terk edilmiş bir antrepo, Baran’ın son sığınağıydı.
Karan ve Aden, arkalarında sadık adamlarıyla içeri girdiklerinde, çatışma kısa sürdü. Karan’ın öfkesi ve Aden’in soğukkanlılığı, Baran’ın paralı askerlerini silip süpürdü.
Baran, antreponun üst katında, köşeye sıkışmıştı. Mermisi bitmişti.
Karan, Baran’ın yakasına yapıştı ve onu dizlerinin üzerine çökertti. Baran gülüyordu, delilik sınırındaydı.
"Senin sonun geldi Delta!" diye tükürdü Baran. "O Omega seni zayıflattı!"
Karan cevap vermedi. Geri çekildi ve Aden’e yol verdi.
Aden, elinde susturuculu bir silahla Baran’a yaklaştı. Yüzünde ne bir korku ne de bir tereddüt vardı. Beş ay önce sokaklarda titreyen o çocuk, şimdi kendi kaderini yazan bir yargıçtı.
"Zayıflık mı?" diye sordu Aden, silahın namlusunu Baran’ın alnına dayayarak. "Benim oğlumun kılına zarar gelmesin diye dünyayı yakarım Baran. Buna zayıflık değil, annelik denir."
Baran’ın gözlerindeki alaycı ifade dondu.
"Yekta'nın selamı var," dedi Aden soğukça.
Puf.
Tek bir atış. Baran’ın bedeni geriye savruldu.
Aden silahı indirdi. Eli titremedi. Karan yanına geldi, elini omzuna koydu.
"Bitti," dedi Karan.
"Dışarıdaki pislik bitti," dedi Aden, silaha bakarak. "Şimdi sıra içeridekinde."
Malikaneye döndüklerinde, evin kahyası onları kapıda karşıladı. Yüzü kireç gibiydi.
"Efendim," dedi adam titreyerek. "Mahzenden... ses gelmiyor. Yemekleri yememiş."
Karan ve Aden birbirlerine baktılar. Konuşmalarına gerek yoktu.
Birlikte o dar, nemli merdivenlerden indiler. En alt kata, Yekta’nın hapsedildiği o ışıksız odaya geldiler.
Karan kilidi açtı. Demir kapı gıcırtıyla aralandı.
İçerisi küf kokuyordu. Yerdeki şiltenin üzerinde, Yekta yatıyordu. Sırtı kapıya dönüktü.
"Yekta?" dedi Karan.
Cevap gelmedi.
Karan yaklaştı, omzundan tutup çevirdi.
Yekta’nın bedeni kaskatıydı. Gözleri açık kalmış, tavana, o göremediği gökyüzüne bakıyordu. Yanında, duvardan kazıdığı kireç parçaları ve boş bir su şişesi vardı.
Kendini bırakmıştı. Kalbi, bu karanlığa, bu hiçliğe ve en önemlisi kaybetmişliğe dayanamamıştı. İntihar etmemişti belki ama yaşamayı reddetmişti.
Karan, Yekta’nın açık kalmış gözlerini eliyle kapattı. İçinde bir sızı hissetti; aşk değildi bu, bir zamanlar paylaştıkları geçmişin hatırına duyulan bir acımaydı.
"Huzur bulsun," dedi Karan.
Aden, kapının eşiğinde duruyordu. İçeri girmedi. Yekta’nın cansız bedenine baktı. Nefret hissetmedi. Zafer de hissetmedi. Sadece derin bir boşluk.
"Kendi zehrinde boğuldu," dedi Aden fısıltıyla. "Bizi ayırmak için kurduğu tuzak, kendi mezarı oldu."
Karan doğruldu ve Aden’in yanına geldi. Kapıyı kapattı. Kilitlemedi. Artık gerek yoktu.
"Gidelim," dedi Karan, Aden’in elini tutarak. "Bu ev artık temizlendi. Geçmiş gömüldü Aden. Artık sadece biz varız."
O gece, Yekta’nın cenazesi sessizce, törensizce kaldırıldı. Ve o gece, malikanenin üzerindeki o kara bulutlar nihayet dağıldı.
...
Mevsim yaza dönmüştü. Velovis Malikanesi, artık yasın rengi olan siyahtan kurtulmuş, bej ve krem tonlarına bürünmüştü. Bahçedeki çiçekler açmış, havuz temizlenmişti.
Evin içinde çocuk sesleri yankılanıyordu.
Aden, bahçedeki şezlonga uzanmış, çimlerin üzerinde emekleyen ve yeni yeni yürümeye çalışan Atlas’ı izliyordu. Atlas artık sekiz aylıktı, gürbüz ve neşeli bir bebekti. Aden’e "Adda" diyor, peşinden ayrılmıyordu.
Karan, elinde iki bardak limonatayla bahçeye çıktı. Gömleğinin kolları sıvalıydı, yüzü rahattı. O sert çizgiler yumuşamış, gözlerindeki ışık geri gelmişti.
"Yine daldın," dedi Karan, bardağı Aden’e uzatarak. "İyi misin?"
Aden, bardağı aldı ama içmedi. Yüzünde garip, solgun bir ifade vardı. Elini istemsizce karnına götürdü.
"Bilmiyorum," dedi Aden. "Sabahları midem bulanıyor. Başım dönüyor. Sanırım dün yediğimiz o deniz mahsulleri dokundu."
Karan kaşlarını çattı, endişeyle Aden’in yanına oturdu. Elini Aden’in alnına koydu. "Ateşin yok. Doktoru çağırayım mı? Belki bir enfeksiyondur."
Aden güldü. "Karan, abartma. Sadece biraz yorgunum."
O sırada Atlas, paytak adımlarla yanlarına geldi. Aden’in bacağına sarıldı. Sonra garip bir şey yaptı. Küçük başını Aden’in karnına yasladı ve mırıldanmaya başladı.
Karan bu hareketi izledi. Delta içgüdüleri devreye girdi.
Burnunu Aden’e yaklaştırdı.
Aden’in kokusu... O menekşe kokusu değişmişti. Daha yoğun, daha tatlı, daha kremsi bir hal almıştı.
Karan’ın gözleri büyüdü. Bardağı çimlerin üzerine bıraktı.
"Aden..." dedi Karan, sesi titreyerek. "Bu koku..."
"Ne kokusu? Kötü mü kokuyorum?"
"Hayır," dedi Karan, gülümsemesi yüzüne yayılırken. "Hayır sevgilim. Sen... Sen hayat kokuyorsun."
Aden anlamadı. "Ne?"
Karan elini, Atlas’ın başının hemen yanına, Aden’in düz karnına koydu. Avucunun altında hissettiği o ikinci nabız, o minicik enerji dalgası, Karan’ı ağlatmaya yetti.
"Doktoru çağırmayacağız," dedi Karan, Aden’in gözlerinin içine bakarak. Gözlerinde saf bir mutluluk vardı. "Çünkü bu bir hastalık değil."
Aden’in jetonu düştü. Elleri titreyerek karnına gitti. Karan’ın elinin üzerine kendi elini koydu.
"Olamaz..." diye fısıldadı Aden. Omegaların hamile kalması zordu. Hele ki yaşadığı onca travma, ilaçlar, açlık... "İmkansız Karan. Doktorlar o ilaçların beni kısırlaştırmış olabileceğini söylemişti."
"Biz imkansızı yendik Aden," dedi Karan. Eğildi ve Aden’in karnını öptü. "Sen ölümden döndün. Bu bebek de... bizim ödülümüz."
Aden, şaşkınlık ve sevinçle ağlamaya başladı. Atlas, babasının Aden’in karnını öptüğünü görünce kıkırdadı ve o da öpmeye çalıştı.
"Hamileyim," dedi Aden, gökyüzüne bakarak. "İçimde bir can var. Senin canın. Bizim canımız."
Karan, Aden’i ve aradaki Atlas’ı kollarının arasına aldı.
"Ailemiz büyüyor," dedi Karan. "Atlas’a bir kardeş, bana yeni bir nefes, sana da yeni bir umut geliyor."
Güneş batarken, bahçedeki o mutlu tablo, geçmişin tüm karanlığını silip süpürmüştü. Kanlı merdivenler, izbe bodrumlar, buzdan kafesler... Hepsi birer anıydı artık.
Gerçek olan tek şey, Aden’in karnındaki o mucize ve birbirine kenetlenmiş bu üç kişilik dev aileydi.
ŞİMDİ OKUDUĞUN
Kırık Akisler Senfonisi (Omegaverse)
FantasyYeraltı dünyasının tartışmasız lideri Delta (Karan), yıllar önce hayatını kurtaran ve feromonları garip bir şekilde uyumlu olan bir Beta ile "ruh eşi" olduğuna inanmaktadır. Bu Beta'yı korumak için dünyayı yakabilecek bir sadakatle bağlıdır. Ancak r...
