24

1.9K 120 9
                                        


​ Konseyde Bir Omega...
​Velovis’in büyük klan liderlerinin toplandığı Konsey Salonu, o gün tarihi bir ana tanıklık ediyordu.
​Devasa kapılar açıldığında, içerideki uğultu bıçak gibi kesildi. En önde Karan yürüyordu. Siyah, kusursuz kesim bir takım elbise giymişti ve yaydığı Delta aurası, masadaki diğer Alfaları koltuklarına gömüyordu.
​Ama asıl şok, Karan’ın yanında yürüyen kişiydi.
​Aden.
​Başını eğmeyen, arkada saklanmayan Aden. Üzerinde Karan’la uyumlu, koyu bordo kadife bir takım vardı. Boynundaki taze mühür izi, bir madalya gibi parlıyordu. Saçları geriye taranmış, yüzündeki o masum ifade silinmiş, yerini keskin ve hesapçı bir bakışa bırakmıştı.
​Karan, masanın başındaki boş sandalyeyi çekti. Ama oturmadı. Aden’e işaret etti.
​Aden, hiç tereddüt etmeden, Alfaların şaşkın bakışları arasında masanın başköşesine, Karan’ın yanına oturdu.
​"Bu bir hakaret!" diye bağırdı yaşlı bir lider. "Konsey masasına bir Omega oturamaz!"
​Karan, elini masaya vurdu. Masadaki kristal sürahiler titredi.
​"O sadece bir Omega değil," dedi Karan, sesi salonda gürledi. "O benim eşim. Benim sesim. Ve benim ortağım. Ona yapılan saygısızlık, bana yapılmış sayılır."
​Aden, sakin bir tavırla önüne bakıyordu. Sonra gözlerini masanın diğer ucundaki boş koltuğa, Baran’ın olması gereken yere dikti.
​"Baran burada yok," dedi Aden. Sesi sakindi ama o kadar netti ki herkes sustu. "Çünkü korkakların saklandığı deliklerde yaşıyor. Benim evime saldırdı. Benim oğlumu öldürmeye çalıştı."
​Aden ayağa kalktı. Masanın ortasına bir dosya fırlattı.
​"Bu gece," dedi Aden. "Baran’ın kellesini alacağız. Ve buna engel olmaya çalışan, ona yataklık eden, yerini saklayan kim varsa... Velovis’in haritasından silinecek. Tarafınızı seçin."
​Bu bir tehdit değil, bir infaz ilanıydı. Ve o an herkes anladı ki, Karan’ın gücü ile Aden’in zekası birleşmişti. Karşılarında duracak hiçbir kuvvet yoktu.

​Gece yarısı, şehrin dışındaki terk edilmiş bir antrepo, Baran’ın son sığınağıydı.
​Karan ve Aden, arkalarında sadık adamlarıyla içeri girdiklerinde, çatışma kısa sürdü. Karan’ın öfkesi ve Aden’in soğukkanlılığı, Baran’ın paralı askerlerini silip süpürdü.
​Baran, antreponun üst katında, köşeye sıkışmıştı. Mermisi bitmişti.
​Karan, Baran’ın yakasına yapıştı ve onu dizlerinin üzerine çökertti. Baran gülüyordu, delilik sınırındaydı.
​"Senin sonun geldi Delta!" diye tükürdü Baran. "O Omega seni zayıflattı!"
​Karan cevap vermedi. Geri çekildi ve Aden’e yol verdi.
​Aden, elinde susturuculu bir silahla Baran’a yaklaştı. Yüzünde ne bir korku ne de bir tereddüt vardı. Beş ay önce sokaklarda titreyen o çocuk, şimdi kendi kaderini yazan bir yargıçtı.
​"Zayıflık mı?" diye sordu Aden, silahın namlusunu Baran’ın alnına dayayarak. "Benim oğlumun kılına zarar gelmesin diye dünyayı yakarım Baran. Buna zayıflık değil, annelik denir."
​Baran’ın gözlerindeki alaycı ifade dondu.
​"Yekta'nın selamı var," dedi Aden soğukça.
​Puf.
​Tek bir atış. Baran’ın bedeni geriye savruldu.
​Aden silahı indirdi. Eli titremedi. Karan yanına geldi, elini omzuna koydu.
​"Bitti," dedi Karan.
​"Dışarıdaki pislik bitti," dedi Aden, silaha bakarak. "Şimdi sıra içeridekinde."

​Malikaneye döndüklerinde, evin kahyası onları kapıda karşıladı. Yüzü kireç gibiydi.
​"Efendim," dedi adam titreyerek. "Mahzenden... ses gelmiyor. Yemekleri yememiş."
​Karan ve Aden birbirlerine baktılar. Konuşmalarına gerek yoktu.
​Birlikte o dar, nemli merdivenlerden indiler. En alt kata, Yekta’nın hapsedildiği o ışıksız odaya geldiler.
​Karan kilidi açtı. Demir kapı gıcırtıyla aralandı.
​İçerisi küf kokuyordu. Yerdeki şiltenin üzerinde, Yekta yatıyordu. Sırtı kapıya dönüktü.
​"Yekta?" dedi Karan.
​Cevap gelmedi.
​Karan yaklaştı, omzundan tutup çevirdi.
​Yekta’nın bedeni kaskatıydı. Gözleri açık kalmış, tavana, o göremediği gökyüzüne bakıyordu. Yanında, duvardan kazıdığı kireç parçaları ve boş bir su şişesi vardı.
​Kendini bırakmıştı. Kalbi, bu karanlığa, bu hiçliğe ve en önemlisi kaybetmişliğe dayanamamıştı. İntihar etmemişti belki ama yaşamayı reddetmişti.
​Karan, Yekta’nın açık kalmış gözlerini eliyle kapattı. İçinde bir sızı hissetti; aşk değildi bu, bir zamanlar paylaştıkları geçmişin hatırına duyulan bir acımaydı.
​"Huzur bulsun," dedi Karan.
​Aden, kapının eşiğinde duruyordu. İçeri girmedi. Yekta’nın cansız bedenine baktı. Nefret hissetmedi. Zafer de hissetmedi. Sadece derin bir boşluk.
​"Kendi zehrinde boğuldu," dedi Aden fısıltıyla. "Bizi ayırmak için kurduğu tuzak, kendi mezarı oldu."
​Karan doğruldu ve Aden’in yanına geldi. Kapıyı kapattı. Kilitlemedi. Artık gerek yoktu.
​"Gidelim," dedi Karan, Aden’in elini tutarak. "Bu ev artık temizlendi. Geçmiş gömüldü Aden. Artık sadece biz varız."
​O gece, Yekta’nın cenazesi sessizce, törensizce kaldırıldı. Ve o gece, malikanenin üzerindeki o kara bulutlar nihayet dağıldı.
​...

​Mevsim yaza dönmüştü. Velovis Malikanesi, artık yasın rengi olan siyahtan kurtulmuş, bej ve krem tonlarına bürünmüştü. Bahçedeki çiçekler açmış, havuz temizlenmişti.
​Evin içinde çocuk sesleri yankılanıyordu.
​Aden, bahçedeki şezlonga uzanmış, çimlerin üzerinde emekleyen ve yeni yeni yürümeye çalışan Atlas’ı izliyordu. Atlas artık sekiz aylıktı, gürbüz ve neşeli bir bebekti. Aden’e "Adda" diyor, peşinden ayrılmıyordu.
​Karan, elinde iki bardak limonatayla bahçeye çıktı. Gömleğinin kolları sıvalıydı, yüzü rahattı. O sert çizgiler yumuşamış, gözlerindeki ışık geri gelmişti.
​"Yine daldın," dedi Karan, bardağı Aden’e uzatarak. "İyi misin?"
​Aden, bardağı aldı ama içmedi. Yüzünde garip, solgun bir ifade vardı. Elini istemsizce karnına götürdü.
​"Bilmiyorum," dedi Aden. "Sabahları midem bulanıyor. Başım dönüyor. Sanırım dün yediğimiz o deniz mahsulleri dokundu."
​Karan kaşlarını çattı, endişeyle Aden’in yanına oturdu. Elini Aden’in alnına koydu. "Ateşin yok. Doktoru çağırayım mı? Belki bir enfeksiyondur."
​Aden güldü. "Karan, abartma. Sadece biraz yorgunum."
​O sırada Atlas, paytak adımlarla yanlarına geldi. Aden’in bacağına sarıldı. Sonra garip bir şey yaptı. Küçük başını Aden’in karnına yasladı ve mırıldanmaya başladı.
​Karan bu hareketi izledi. Delta içgüdüleri devreye girdi.
​Burnunu Aden’e yaklaştırdı.
​Aden’in kokusu... O menekşe kokusu değişmişti. Daha yoğun, daha tatlı, daha kremsi bir hal almıştı.
​Karan’ın gözleri büyüdü. Bardağı çimlerin üzerine bıraktı.
​"Aden..." dedi Karan, sesi titreyerek. "Bu koku..."
​"Ne kokusu? Kötü mü kokuyorum?"
​"Hayır," dedi Karan, gülümsemesi yüzüne yayılırken. "Hayır sevgilim. Sen... Sen hayat kokuyorsun."
​Aden anlamadı. "Ne?"
​Karan elini, Atlas’ın başının hemen yanına, Aden’in düz karnına koydu. Avucunun altında hissettiği o ikinci nabız, o minicik enerji dalgası, Karan’ı ağlatmaya yetti.
​"Doktoru çağırmayacağız," dedi Karan, Aden’in gözlerinin içine bakarak. Gözlerinde saf bir mutluluk vardı. "Çünkü bu bir hastalık değil."
​Aden’in jetonu düştü. Elleri titreyerek karnına gitti. Karan’ın elinin üzerine kendi elini koydu.
​"Olamaz..." diye fısıldadı Aden. Omegaların hamile kalması zordu. Hele ki yaşadığı onca travma, ilaçlar, açlık... "İmkansız Karan. Doktorlar o ilaçların beni kısırlaştırmış olabileceğini söylemişti."
​"Biz imkansızı yendik Aden," dedi Karan. Eğildi ve Aden’in karnını öptü. "Sen ölümden döndün. Bu bebek de... bizim ödülümüz."
​Aden, şaşkınlık ve sevinçle ağlamaya başladı. Atlas, babasının Aden’in karnını öptüğünü görünce kıkırdadı ve o da öpmeye çalıştı.
​"Hamileyim," dedi Aden, gökyüzüne bakarak. "İçimde bir can var. Senin canın. Bizim canımız."
​Karan, Aden’i ve aradaki Atlas’ı kollarının arasına aldı.
​"Ailemiz büyüyor," dedi Karan. "Atlas’a bir kardeş, bana yeni bir nefes, sana da yeni bir umut geliyor."
​Güneş batarken, bahçedeki o mutlu tablo, geçmişin tüm karanlığını silip süpürmüştü. Kanlı merdivenler, izbe bodrumlar, buzdan kafesler... Hepsi birer anıydı artık.
​Gerçek olan tek şey, Aden’in karnındaki o mucize ve birbirine kenetlenmiş bu üç kişilik dev aileydi.

Kırık Akisler Senfonisi (Omegaverse)Hikayelerin yaşadığı yer. Şimdi keşfedin