Göl evinin dışındaki fırtına, camları dövüyordu ama içerideki ateş, dışarıdaki soğuğa meydan okuyordu. Şöminedeki odunlar çatırdıyor, odayı turuncu, loş bir ışıkla yıkıyordu.
Karan’ın dudakları Aden’in dudaklarındayken, zaman kavramı eriyip gitmişti. Bu öpücük, aylardır süren hasretin, yasın ve pişmanlığın telafisiydi. Karan geri çekildiğinde, nefes nefeseydi. Gözleri koyulaşmış, irisi büyümüş, o vahşi Delta bakışları geri gelmişti. Ama bu sefer o bakışlarda korkutucu bir öfke değil, yakıcı bir arzu vardı.
"Aden," diye fısıldadı Karan, elini Aden’in kazağının altına kaydırarak. "Emin misin? Seni zorlamak istemiyorum. Eğer hazır değilsen..."
Aden, Karan’ın sözünü parmağını dudağına koyarak kesti.
"Aylardır üşüyorum Karan," dedi Aden, sesi titreyerek. Gözlerinde Viktor’un kafesinde sönen o ışık yeniden parlıyordu. "Beni yak. Kül olana kadar yak. Sadece senin olduğunu hissetmek istiyorum."
Bu izin, Karan’ın son irade kırıntısını da yok etti.
Karan, Aden’i kucakladığı gibi şöminenin önündeki kalın postun üzerine yatırdı. Aden’in sırtı yumuşak tüylere değdiğinde, Karan üzerine bir dağ gibi çöktü.
Kıyafetler, gereksiz birer engelmiş gibi hızla çıkarıldı. Ten tene değdiğinde, odadaki hava elektriklendi. Karan’ın sıcak, kaslı vücudu, Aden’in narin, pürüzsüz tenini kapladı. Aden, Karan’ın omuzlarına tırnaklarını geçirdi. Bu temas, bir iyileşme ayiniydi. Karan’ın her dokunuşu, Aden’in bedenindeki o görünmez "Viktor’un malı" damgasını siliyor, yerine "Karan’ın eşi" imzasını atıyordu.
"Çok güzelsin," diye inledi Karan, Aden’in boynunu öperken. "Çok... çok güzelsin."
Karan’ın dudakları, Aden’in şah damarının üzerinde, o koku bezinin tam üstünde durdu. Burası bir Omega’nın en hassas, en savunmasız yeriydi. Burası, mühür yeriydi.
Aden nefesini tuttu. Vücudu yay gibi gerildi. İçgüdüleri ona teslim olmasını haykırıyordu.
"Yap," dedi Aden, başını geriye atarak boynunu tamamen Karan’a sunarken. "Beni mühürle Karan. Ruhum zaten senindi. Bedenimi de al."
Karan, Delta dişlerini uzattı. O an, odadaki feromon yoğunluğu o kadar arttı ki, şöminedeki ateş bile harlandı. Karan, vahşi bir hırıltıyla dişlerini Aden’in boynuna geçirdi.
Aden, acıyla karışık bir zevkle çığlık attı. Kanı, Karan’ın ağzına doldu. Biyolojik bağ, bir zincir gibi kilitlendi. İki ruh, tek bir frekansa bağlandı. Artık düşünceleri, hisleri, acıları ortaktı.
Mühürlenmişlerdi.
O gece, şöminenin önünde, sadece bedenleri değil, ruhları da sevişti. Karan, Aden’in içindeki o kırgın çocuğu sevgiyle iyileştirdi. Aden ise Karan’ın içindeki o suçlu canavarı affetti. Doruğa ulaştıklarında, Aden’in dudaklarından dökülen isim bir yakarış gibiydi: "Karan..."
Ve Karan’ın cevabı bir yemin gibiydi: "Seninim. Sonsuza kadar."
Saatler Sonra – Sessizliğin Kırılması
Gecenin ilerleyen saatleriydi. Şöminedeki ateş közlenmişti.
Karan ve Aden, postun üzerinde birbirlerine sarılmış halde yatıyorlardı. Karan’ın kolu Aden’in başının altındaydı, Aden’in eli ise Karan’ın göğsünde, kalbinin üzerindeydi. Mühür yeri sızlıyordu ama bu sızı, dünyadaki en tatlı acıydı.
Huzur.
Aylar sonra gelen mutlak huzur.
Ama bir Delta’nın huzuru, her zaman kısa sürerdi.
Karan aniden gözlerini açtı.
Göğsü kasıldı. Kalp atışları ritmini değiştirdi.
Aden, mühür bağı sayesinde Karan’daki bu ani değişimi hissetti. "Karan?" diye fısıldadı uykulu bir sesle. "Ne oldu?"
Karan, "Şşşt," dedi, elini Aden’in ağzına kapatarak. Başını kaldırdı, kulak kabarttı.
Dışarıdaki rüzgarın sesi kesilmişti. Orman susmuştu. Bu doğal bir sessizlik değildi. Bu, avcının ayak seslerini duyan doğanın korku sessizliğiydi.
Karan’ın burnuna, rüzgarın taşıdığı çok hafif, neredeyse yok denecek kadar silik bir koku geldi.
Benzin. Ve yabancı bir Alfa ter kokusu.
"Kalk," dedi Karan, fısıltıyla ama kesin bir emirle. Hızla ayağa kalktı ve pantolonunu geçirdi. "Hemen giyin Aden. Hemen."
Aden’in uykusu anında dağıldı. Karan’ın yüzündeki o ifadeyi tanıyordu. Bu, "Sevgili Karan"ın değil, "Savaşçı Delta"nın yüzüydü.
Aden hızla kıyafetlerini topladı. "Karan, neler oluyor?"
"Yalnız değiliz," dedi Karan. Yatağın altındaki gizli bölmeyi açtı ve oradan iki tane dolu silah çıkardı. Birini beline taktı, diğerini Aden’e uzattı.
Aden silaha baktı. Elleri titredi. "Ben... Ben kullanamam."
"Kullanacaksın," dedi Karan, silahı zorla Aden’in eline tutuşturarak. "Atlas için kullanacaksın. Şimdi, hemen Atlas’ı al ve arka odadaki banyoya gir. Küvetin içine yatın. Ve ben gelene kadar kapıyı kimseye açma. Kimseye Aden. Sesimi duymadan çıkma."
"Ya sen?"
"Ben onları karşılayacağım."
O sırada, ön cephedeki cam büyük bir gürültüyle patladı.
İçeriye bir sis bombası atıldı.
Odayı gri bir duman kaplarken, dışarıdan makineli tüfek sesleri yankılanmaya başladı. Mermiler ahşap duvarları delip geçiyor, içerideki eşyaları parçalıyordu.
"GİT!" diye kükredi Karan.
Aden, silahı göğsüne bastırıp, dumanların arasından sürünerek Atlas’ın olduğu beşiğe koştu. Atlas, gürültüye uyanmış ve ağlamaya başlamıştı.
Karan ise tam tersi yöne, mermilerin geldiği yöne, kapıya doğru koştu.
Çatışma
Karan, masayı siper alarak dışarıdaki gölgelere ateş açtı. Gelenler profesyoneldi. Vural’ın intikamını almaya gelen kardeşi Baran ve onun paralı askerleriydi. Yekta’nın ortadan kayboluşu ve Vural’ın ölümü, yeraltı dünyasındaki dengeleri bozmuştu.
"Evi yakın!" diye bir emir duyuldu dışarıdan.
Ardından içeriye molotof kokteylleri atılmaya başlandı. Ahşap ev, saniyeler içinde alev aldı.
Karan, alevlerin arasından bir iblis gibi fırladı. Dışarı çıktı. Karanlığın içinde, üzerine gelen üç adamı gördü. Mermisi bitmişti. Silahı bir kenara attı ve pençelerini çıkardı.
İlk adamın boğazını tek hamlede parçaladı. Diğerinin kolunu kırdı ve silahını alıp kafasına sıktı. Ama sayıları çok fazlaydı. En az on kişi evi sarmıştı.
"Aden..." diye düşündü Karan, bir yandan savaşırken. "Dayan."
Arka Oda - Anne’nin Doğuşu
Aden, kucağında ağlayan Atlas ile banyoya saklanmıştı. Kapıyı kilitlemiş, küvetin içine girmişti. Atlas’ın ağzını eliyle hafifçe kapatmış, sesini boğmaya çalışıyordu.
"Şşşt, bebeğim," diye fısıldadı, gözlerinden yaşlar akarken. "Korkma. Baban bizi koruyacak."
Dışarıdaki çatışma sesleri, alevlerin uğultusuyla karışıyordu. Isı artıyordu. Ev yanıyordu.
Sonra, banyo kapısının kolu zorlandı.
Aden nefesini tuttu. Karan olamazdı. Karan kapıyı zorlamazdı, seslenirdi.
Bam!
Kapıya bir tekme atıldı. Kilit kırıldı.
Kapı açıldı.
İçeriye, yüzü maskeli, elinde uzun bir bıçak olan devasa bir Alfa girdi. Adamın gözleri, küvetin içindeki Aden ve bebeğe kilitlendi.
"Buradalar!" diye bağırdı adam koridora. Sonra Aden’e döndü, pis bir sırıtışla yaklaştı. "Vural abimin selamı var güzelim. Önce bebeği keseceğim, sonra seni."
Aden, o an bir seçim yapmak zorundaydı. Ya kurban olacaktı, ya da...
Adam bıçağı kaldırdı. Atlas’a doğru hamle yaptı.
Aden’in zihnindeki tüm korkular, tüm travmalar, o an silindi. Geriye sadece tek bir içgüdü kaldı: Koru.
Bu bebek onun kanından değildi belki ama onun ruhuna emanetti. O, Karan’ın oğluydu. Ve Aden, Karan’ın eşiydi.
Aden, Karan’ın ona verdiği silahı kaldırdı. Eli titremedi. Viktor’un kafesinde öğrendiği o soğukkanlılık, şimdi damarlarında dolaşıyordu.
Adam tam bıçağı indirecekken...
İki el silah sesi, banyonun fayanslarında yankılandı.
Adam duraksadı. Gözleri şaşkınlıkla açıldı. Göğsünde iki kırmızı delik açılmıştı. Bıçak elinden düştü. Ve devasa bedeni, gürültüyle yere yığıldı.
Aden, namludan çıkan dumanı izledi.
Öldürmüştü.
Birini öldürmüştü.
Ama midesi bulanmadı. Pişmanlık hissetmedi. Kucağındaki Atlas’a baktı. Bebek susmuş, Aden’e bakıyordu.
"Kimse..." dedi Aden, sesi artık titremeyen, güçlü bir tonda. "Kimse benim oğluma dokunamaz."
Aden küvetten çıktı. Atlas’ı tek koluyla tuttu, diğer elinde silah vardı. Ev yanıyordu. Burada kalamazlardı.
Koridora çıktı. Duman her yeri sarmıştı.
"Karan!" diye bağırdı. Sesi cılız bir yardım çığlığı değil, bir savaş nidasıydı.
Karan, o sırada evin salonunda son kalan adamla boğuşuyordu. Aden’in sesini duyunca dikkati dağıldı ama Aden’in yaşadığını bilmek ona güç verdi. Adamı yere serdi ve koşarak koridora geldi.
Gördüğü manzara, Karan’ı olduğu yere mıhladı.
Aden, alevlerin ve dumanların arasından geliyordu. Kucağında Atlas vardı. Elinde bir silah. Yüzü isi ve dumanla kaplıydı ama gözleri... O bal rengi gözleri, bir dişi kurdun gözleri gibi parlıyordu. Ayaklarının dibinde öldürdüğü adamın cesedi yatıyordu.
Karan, Aden’e baktı ve ilk kez onda sadece bir eş değil, sırtını dayayabileceği bir yoldaş gördü.
"Gidelim," dedi Aden, Karan’ın yanına geldiğinde. "Ev bitiyor."
Karan, Aden’i ve bebeği koruyarak onları arka kapıdan çıkardı.
Dışarı çıktıklarında, ev büyük bir gürültüyle çöktü. Alevler gökyüzüne yükseldi.
Karan, Aden ve Atlas, ormanın karanlığına sığınarak alevleri izlediler.
Baran ve adamları ölmüştü ya da kaçmıştı. Saldırı püskürtülmüştü.
Karan, nefes nefese Aden’e döndü. Aden’in elindeki silaha, sonra kucağındaki sağ salim duran Atlas’a baktı.
"Sen..." dedi Karan, hayranlıkla. "Sen onu öldürdün mü?"
Aden, silahın emniyetini kapattı. Başını dik tuttu. Boynundaki taze mühür ısırığı, alevlerin ışığında parlıyordu.
"Oğlumuza dokunmaya çalıştı," dedi Aden.
Oğlumuza.
Bu kelime, Karan için dünyadaki tüm zaferlerden daha büyüktü. Aden, Atlas’ı kabullenmişti. Sadece kabullenmemiş, onun için elini kana bulamıştı.
Karan, Aden’i ve bebeği aynı anda kucakladı.
"Benim güçlü eşim," dedi Karan, Aden’in duman kokan saçlarını öperken. "Benim vahşi Menekşem."
Aden, başını Karan’ın göğsüne yasladı. Kalbi hala hızlı atıyordu ama korkudan değildi. Adrenalin ve aidiyet hissiydi.
Artık kaçmak yoktu.
Saklanmak yoktu.
Aden, kendi gücünü keşfetmişti. O artık kurban değildi. O, Delta’nın eşiydi. Ve gerekirse, bu aileyi korumak için kendisi de bir canavara dönüşebilirdi.
Ormanın derinliklerinde, yanan evin ışığı altında, üç kişilik gerçek bir aile doğmuştu. Kanla, ateşle ve mühürle perçinlenmiş bir aile.
ŞİMDİ OKUDUĞUN
Kırık Akisler Senfonisi (Omegaverse)
FantasyYeraltı dünyasının tartışmasız lideri Delta (Karan), yıllar önce hayatını kurtaran ve feromonları garip bir şekilde uyumlu olan bir Beta ile "ruh eşi" olduğuna inanmaktadır. Bu Beta'yı korumak için dünyayı yakabilecek bir sadakatle bağlıdır. Ancak r...
